|
|
|
“Neriman Polat, kendi gerçekçiliğinin ‘tabela gerçekçiliği’ne yakın olduğunu söylüyor. Tabelacı elindeki en son teknikle göz alıcı olanı yakalamaya çalışır, ihtiyaçtan ne eksik ne de fazla bir iş çıkartır. Bu sergideki işlerde de gerçekliğin soğukkanlılıkla alınmış bir kesitini ve somut süreçlerin dışavurumunu görüyoruz. Ancak şehir estetiğinin, güncel ahlakın ve siyasetin işleyişine getirilen zeki bir çözümleme ve eleştiri taşıyan dokunuş ancak sanatın kurabileceği bir mekanda olduğumuzu bize hatırlatıyor.”
Nazım Dikbaş
 |
|
“Yapıt, sanatçı ve izleyici arasında iletişimi kuran köprü olmasına karşın farklı izleyicinin algılamaları yapıtın yaratıcısının dışında bir anlam kazanmaya başlar. Ben hazır malzeme ya da nesnelerden yapıtını üreten sanatçının yapıtlarını, bir modern ya da post-modern sanat anlayışı olarak görmekten öte sanatçının izleyici ile dialog kurma çabaları olarak, ama özellikle Goya’dan bu yana yaşadığımız dünyanın sanatçı tarafından yansıtılması olarak gormekteyim.”
Tomur Atagök
 |
|
“Ömer Uluç'un bu o kadar kendine özgü hareketi, tekrarlı, anlatımlı olmayan bir harekettir ama başka çağdaş resimlerde rastlandığı gibi basit bir damgalama değildir; kucaklayan bir harekettir. Espası özgürce ve cömertçe kucaklayan ve sadece figürleri yakalamak için daralan bir hareket. O kadar ki, figürler gerçekte espasın kasılmalarıdır.”
Catherine Millet
 |
|
“(...) Altan Çelem her ne kadar hasmı bulunmayan tekli bir satranç oyununun yenilgisiz bir oyuncusu gibi hareket etse de, görüntüleri yorumlayabilen, zekice kurguları ayırdedip aynı paydada buluşabilme çabası içinde olan izleyicisine karşı da hassas bir bağlılık duymaktadır.”
Levent Çalıkoğlu
 |
|
“Gülsün Karamustafa'nın işleri, kendi hayatında da benzeri biçimde yüklendiği sezgisel bir tazelik içerir. Kendisinin doğuştan sahip olduğu acelecilik, algıladıklarını görsel temsiliyete dönüştürürken de yardımcı olur ve onun bu yoldan kolay bir biçimde temel gerçekliğe ulaşmasına imkan kılar.”
Teresa Macri
 |
|
“Önürmen’in resimleri her ne kadar kendi başlarına bir öykü anlatmaktan kaçınsalar da, bunların bir araya gelişlerinden ortaya son derece dramatik öyküler çıkar. Birbirlerinden iyice uzaklaşmış olan insanların kopukluklar ve içe kapanmalar üzerinde kurulmuş bir kolaj ortamında; karşı çıkamayacakları üstesinden gelemeyecekleri bir yanlızlığı yaşıyor olmalarıdır vurgulanan….”
Emre Zeytinoğlu
 |
|
“(...) Karakoç resim sanatındaki çağdaşlık ölçüsünü, günümüz sanatına bütünsel bir açıdan bakabilmekte görüyor. Böyle bir bakış, çağdaşlığın, çağımıza özgü değerlerle içli-dışlı olmaktan geçtiği gerçeğine götürecektir bizi. En azından bir yüzyıl geriye giden bütün sanatsal oluşumlar, insan ve doğa, birey ve toplum ikilemleri çevresinde biçimlenmekte olduğuna göre, sanata bugün de böyle geniş bir açıdan yaklaşmanın önemi ortaya çıkmaktadır.”
Kaya Özsezgin
 |
|
Mustafa (Horasan), tıpkı geçen sergide olduğu gibi hemen hemen tüm çalışmalarında boyama eylemini ön planda tutan bir tavır içerisinde. Çizgi kadar renge, düzlem kadar tekstüre önem veriyor. Ama deneysel tavır, boyayla fotokopi ile çoğaltılmış olanın kurabileceği riskli, kapalı ve örtük ilişki, bunca gelişimden sonra nedenini tam olarak anlayamadığımız yeni bir gerçeklik doğuruyor.
 |
|
“(...) nesnede beni büyüleyen şey gözün bile takip etmekte yetersiz kaldığı, nerede başlayıp nerede bittiği belli olmayan sürekli devinim hali. Durağan, olmuş, oluşmuş, bitmiş değil. Oluşuyor. Sancıyla, buruntuyla, kıvranarak dönüyor, döndürüyor. Onunla birlikte dönmeli, oluşmalı, bu anafora kapılmalı elim.”
 |
|
“Füsun Onur’un sanatını ister bir sahne olarak ele alalım ister bir oyun olarak; burada Füsun Onur’un izleyiciyi figüran olmaktan çıkarmak isteyerek oyuna ya da sahneye davet ettiği açıktır. Füsun Onur, izleyiciye üstün bir konum verir; çünkü bilir ki, izleyici ile yapıt arasındaki karşılıklı ilişki, serginin ya da yapıtının dilini tanımlamaya katkıda bulunur, hatta bazen o dili yeniden kurar.”
 |
|
Çizmek bende o kadar bilinçli bir süreç değil. Lineer bir sırası yok. Hani desenden başlıyorum, eskiz yapıyorum, sonrasında resme geçiyorum gibi. Başlangıçta tuvalin üzerine direkt çiziyorum. Son zamanlarda neyi çizmek istiyorsam o zaten boyarken tamamen değişiyor. Ve bir yere kadar boyadıktan sonra, bana göre daha çizgisel olan, daha illüstratif olan ortaya çıkabiliyor.
 |
|
Antonio’nun resimlerinin ya da hazır nesnelerinin en çarpıcı değeri, yaşamın dinamiğini yakalamasıdır. Kent sokaklarının durdurulamayan yaşam hızını yansıtan kareleri yakalayıp ifadeci bir yaklaşımla resimlemesidir. Çevresinden akıp giden yaşam kesitlerinin, duyguları üzerinde yarattığı etkiyi görsel ve plastik değerlerle resme dönüşümünün serüvenidir Cosentino’nun yapıtları.
 |
|
Serdar’ın insan vücudunu kısım kısım ele alıp, aldığı bölümle keyfince oynayıp, deforme edip fantastik eklemeler, abartmalar ve çıkarmalar yapması ile sonuçta elde kalan veya ortaya çıkan plastik kütle kendine özgü bir estetizm arayışını temsil etmekte.
 |
|
Adil Salih’in resmini çözümlemeye çalışmak, bir puzzle’ın
parçalarını izlemeye çalışmak gibi birşey. Tam “bitti” dediğiniz bir anda, bir köşeden bir figür gülümsüyor, defalarca baktığınız bir resminde bile bir detayı ilk kez, bazen yeniden keşfetmenin keyfini yaşıyorsunuz. O kadar çarpıcı ve kışkırtıcı bir hareketlilik var ki tuvallerinde, herşeyin böylesine tekdüzeleştiği bir ortamda, bir renk, bir figür, bir devinim olmak istiyor insan, bir Adil Salih resminde.
 |
|
Tüm bu anlatılanlar ile Mustafa Pancar’ın resimleri arasında, son derece ilginç bir ilişki vardır. Resimler; sanki programını daha önceden belirlememiş bir kameramanın, kentte aylakça dolaşırken gelişigüzel çektiği görüntüleri içermektedir: özel bir okulun açılış töreninden, Taksim Meydanı'ndaki insanlara; bir halk otobüsünden, şair Can Yücel ile yapılan bir söyleşi çekimine; internet kahvelerinden, sanatsal gösteri alanlarına, belgesel filmlerden, fotoroman karelerine vs…
 |
|
“İzleyici, sanatçının “bitti” dediği yapıtı görür. Yapıp bozduklarını, kurup yok ettiklerini, bu sürecin aşamalarını değil. Resmin, başlangıcından bitimine dek uzanan aşamalarının tek tanığı, o resmi kurgulayıp yaratan sanatçıdır. Bu süreçte sanatçı, kimi zaman elini bilinçle güderek, kimi zaman kendisini bırakarak oluşturur yapıtını.”
Arzu Başaran
 |
|
“Çocukluğumdan bugüne gelen anılar her zaman benim ilgi alanım olmuştur. İçsel serüvenler geçmişimizin izlerini yarına taşırken yabancılaşma ve aşinalık kavramları arasında bir o yana bir bu yana savrulan anılar, pazıl gibi sunulan hayatımızda yeni oyunlara çağırır bizi. Bu oyun arzular, kayıplar, düşler, gölgeler yoluyla kurulmuştur. Oyunda oynamak için iktidarımızı bir kenara bırakmayı göze almamız gerekir.”
 |
|
Hakan Gürsoytrak’ın resimleri çoğu beceriksizce çekilmiş, kötü kadrajlanmış fotograf çekimlerinden alınma gibi duruyor. Resimler kenarlarını kimi zaman çerçeveleyen çizgilerle bitirilerek, kimi zaman da boş bırakılarak bir tür gelişigüzel oluşumu imliyor. Silik, yorgun gri tonlar ve güdük fırça darbelerinden oluşan işler, sanki resmettikleri gibi tam da bitirilmemişler, üst üsteler.
 |
|
O gün ışığın nereden geldiğini anlamak mümkün değildi. Gölgeler yok olmuştu ve şimdi gördüğüm her şey iki boyutlu bir halde karşımda duruyordu. Hayırdır inşallah dedim, adımımı attım, sanki bir perde oluştu önümde ama içine girilebilecek gibi değildi. Geriye çekildim boşlukta hissettim kendimi birden ve izlemeğe başladım. Ansızın çok iyi tanıdığım kedi insanlar çıktı karşıma.
 |
|
"Temür Köran, öngördüğü üretim modelinin doğal seyri içinde, figür ile sentaks arasındaki hassas dengeyi rahatça kollaması bakımından, kendi kuşağında ayrı bir yer alır."
 |
|
Kendi içindeki sorunlarla boğuşurken hem boyayı ve boyanın tuval üzerine yayılışını terk ederek daha ilkel bir yönteme eğilmeye çalışıyor hem de duvara asılı olan ve tuval ile ilgisi olan işler gerçekleştirmekten de vazgeçemiyor. Öncelikle toprak, kil, mermer tozu, demir tozu gibi malzemelerle toprağın belleğini bulmaya çalışırken, topraktan daha derinlere doğru inerek, ağacın selülozunu sanatına malzeme olarak seçiyor.
 |
|
Oluşturduğum formların içi boş. Bu iletim için bir araç. İçimizdeki binlerce damar ve yeryüzündeki binlerce iletişim ağı gibi. Desen çiziyorum ve o kadar uzun zamandır çiziyorum ki, gövdemin uzantısı ve bütün yapıtlarımın ana rahmi. Keşke arzuları bu kadar basitleştirebilsek. İhtiyacımız olan bir kurşun kalem ve bir parça kağıt.
 |
|
“...ille de ironik resim yapayım, diye yola çıkmadım. Yılların getirdiği birikim sonucu yaşama böyle bakıyorum. Yaşamı ciddiye alıyorum ama o ciddiyetin altındaki budalalaıklara dayanamıyorum. Biraz ironi, biraz mizah herhalde yaşamın ciddiyetine ve aptallıklarına karşı bir tepki... Bütün özel kanallardaki magazin programlarına bakın, zenginlerin düğünleri, kim kiminle, nerede, paparazziler..."
 |
|
Resul Aytemür tüm çalışmalarında, tuval resminin boya ile gerçekleştiriliyor olduğu gerçeğini, maddesel bir duvar katılığının sağlamlığına eşdeğer ölçüde ayakta tutuyor. Bir diğer deyişle Aytemur yaptığı resimle, pentür de kullanılan rengin, temsil edilenin reel gerçekliğinden ayrı olarak, uygulayıcısının tasarladığı benzersiz gerçeklikle yeniden üretilmesi gerektiğini ispatlama iddiasını üstleniyor...
 |
|
Berna Türemen’in sanatçı kişiliğinin ve sanatının en önemli yanı resimlerinde ve evinde önemli motif olarak kullandığı kediler benzeri munis görünümleri altından sıyrılıp söz, düşünce ve resim olarak en acımasız saptamaları, eleştirileri yapacak yüreklilik, kararlılık ve inançla tırnaklarını söz konusu olaya, konuya resme geçirip didik didik edebilmesidir.
 |
|
Baştan beri Ali İsmail Türemen bir kara parçasının önüne gidip durmuştur. Yabanıl dünya. Herşeyini de buradan çıkaracaktır. Bu dünyayı biliyoruz, ama tanımıyoruz. Tanımıyoruz, çünkü gördüğümüz hiçbir şeyin adı daha konmamıştır. Erden bir toprak, bir anakara ve sahipsiz. Kütleler dünyası da diyebiliriz buna. İlk anda vuran budur çünkü.
 |
|
Zaman tünelinde dolaştığımızda karşımıza Abdurrahman Öztoprak çıkıyor. O da ruh ve mizaç olarak, sözgelişi, kendisi gibi soyut devinim üzerine çalışan çağdaşı Ernst Wilheim Nay'e değil de Mondrian'a, Vermeer'e daha çok benzer. Ney karanlıklardadır, kokofonidir, kaostur. Öztoprak ise aydınlıklardır, ölçü, uyum kozmostur...
 |
|
|
|
“Klasik ressamlar bütünlük yaratan Altın Simetriyi, tuval üzerinde figure ve çizgilerini yerleştirmek için kullanarak resmin tüm parçalarının kalanıyla hoş bir uyum içinde olmasını sağlamışlardır.”
Ateş Gülcügil
 |
|
Murat Akagündüz, Haluk Akakçe, Merih Akoğul, Erdağ Aksel, Gülçin Aksoy, Selda Asal, Arzu Başaran, Kezban Arca Batıbeki, Bedri Baykam, Cemil Erim Bayrı, Selim Birsel, Taner Ceylan, Antonio Cosentino, Ergin Çavuşoğlu, Elif Çelebi, Altan Çelem, Orhan Cem Çetin, Server Demirtaş, Sinan Demirtaş, İsmet Doğan, Ahmet Elhan, Extramücadele, Tayfun Erdoğmuş, Saim Erken, İnci Eviner, Mürteza Fidan, Leyla Gediz, Melih Görgün, Hakan Gürsoytrak, Mustafa Horasan, Gül Ilgaz, xurban.net, Şirin İskit, Temür Köran, Sıtkı Kösemen, Murat Morova, Hakan Onur, Ahmet Oran, Ömer Orhun, İrfan Önürmen, Denizhan Özer, Ferhat Özgür, Serkan Özkaya, Günnur Özsoy, Fatma Tülin Öztürk, Seza Paker, Mustafa Pancar, Seçkin Pirim, Neriman Polat, Seyma Reisoğlu, Barış Sarıbaş, Gülay Semercioğlu, Mukadder Şimşek, Yusuf Taktak, Canan Tolon, Nazif Topçuoğlu, Mürüvvet Türkyılmaz, Alp Tamer Ulukılıç, Emre Zeytinoğlu, Müşerref Zeytinoğlu
 |
|
11. İstanbul Sanat Fuarı içerisinde, ilk kez "bir kavrama eklemlenen" veya bir "kavram ile örtüşen" sanatçı işleri birlikteliğini bir "küratörler ekibinin denetiminde sunmak" düşüncesi oluştuğunda, aklıma gelen ilk kavram bu oldu... Çallı İbrahim'in resimlerine konu olan şık hanımların, eski fotograflardan izlerini sürebildiğimiz zarif beylerin, kalem erbabının ve sahne artistlerinin yerine bu mekanın yeni sahiplerinin, tutucu bir yerel yönetimin temsilcileri, fuarcılar, züğürt aşıklar, kestane satıcıları, selpak mendili satan sokak çocukları, tinerciler, karmonyalacılar, dilenciler olmalarının altını çizmek belki de amaçladığım...
 |
|
Atölye kavramına-mekanına nasıl giriş yapmalı? Kanımca, tıpkı ressam ve modeli gibi, ilki atölyenin sahibine diğeri de ziyaretçisine ait iki farklı girişi var meselenin. Bu iki yabancı arasında kurulan ilişki sayesinde atölyenin sınırları uzayıp kısalır, mekanın boşluğu ve sırları dışarı taşınır.
 |
|
1912 yılında Vassily Kandinsky’nin (1866-1944) "Concerning The Spiritual In Art", "Sanatta Zihinsellik Üzerine" adını taşıyan teorik kitabı yayımlanır. Bunu Mondrian’ın (1872-1944), 1919-20 tarihlerinde "Natural Reality And Abstract Reality" (An Essay in Trialogue Form) adlı kitabı takip eder.
 |
|
Avni Arbaş’ın Nazım Hikmet’i konu alan bu desen dizisi; ressamın bu desenleri çizebilme fırsatını bulabildiği ana kadar uzaktan izlediği şairi nihayet karşısında – desen defteri ile kurşun kaleminin menzili içerisinde bulan – bir büyük desen ve portre ustasının heyecanını ve coşkusunu yansıttığı gibi, onun ilgisini çeken bir kimliği nasıl etüt ettiğini ve ileride gerçekleştireceği yapıtlarının ön çalışmalarını, kurgulama kararlarını verme yönteminin ipuçlarını da sezebilmemizi ve konularına genelde nasıl yaklaştığını da algılayabilmemizi de sağlıyor.
 |
|
|
|
“Pek çok yarışmada ödül kazanmış ve resimleri oldukça ilgi görmüş, görmeye de devam ediyor. İlk kişisel sergisinde yer alan resimlerinde, gerçeklikten kopamayan daha modernize edilmiş kendine özgü fırça vuruşları, spatul ile sürülmüş kalın katmanlardan durağan, duygusal anlatımların ön plana çıktığı geniş yüzeyler dikkat çekiyor.”
Erkan Doğanay
 |
|
“Hem resim tarihine kat kat göndermeleri var hem yazı tarihine kat kat göndermeleri var hem benim kişisel hayatıma göndermeleri var. Bu, hepsinin bir ortak noktası gibi ve onu da seviyorum. Aslında bu çok basit bir şey. Sonuçta üç tane çizgi var, buna minimalist simgeleştirme diyebilirim. Birçok şeyi bir noktaya toplamak gibi.”
 |
|
“... yüzyıllardır kütlenin içerisinde olanı gün yüzüne kavuşturma ideali veya malzemesinin kendi güzelliğini forma ve anlatıma dahil etme gibi bir yönteme başvurmuyor. Tam tersi, dünyanın üç boyutluluğu içerisinde (ama çoğunlukla yatay ve dikey aksta) ritmik bir salınımla ilerleyebilme potansiyeline sahip bir hareket kuruyor. Yapısal ve matematiksel bir idealin, romantik-yaratıcı bir duyarlılık ile buluştuğu zengin bir hayal gücünün ürünü bu tasarımlar.”
Levent Çalıkoğlu
 |
|
İlke İlter’in resminde gözlenen şiirsel katharsis; hem bireyin içe-bakış serüveninde hem de yaşamın sunduğu estetiği kavrama noktasında öznel tutkularla girişilen monologların ürünü gibidir. İlter burada kendi düşsel öykülerini saydam bir öznellikle kurarken, bireyin özgürlük arayışının da esasında aşkın bir kural dışılıkla ilişkili olduğu vurgusuna değinmektedir.
 |
|
Sanatçının canlı olan her varlığa yönelik ilgisinin ilk ipuçları anımsandığında sergideki böcek / ibridlere yüklenen anlamların abartılı olmadığı daha rahat ayrımsanır. Kale’nin doksanlı yılların sonunda gerçekleştirdiği ahşap yontu performanslar düşünüldüğünde, egemen temanın şamanizm olduğu anımsanacaktır.
 |
|
Ömer Emre Yavuz, genellikle endüstriyel malzemeyi, hurda demirleri kullanmayı tercih ediyor; metali ezmek, bükmek, dövmek gibi işlemlerden “özenle” uzak duruyor. Endüstriyel malzemeleri, hurda demirleri yan yana getirerek, kendini malzemenin doğasına bırakarak, doğaçlama yoluyla oluşturuyor formlarını. Bu sürpriz üretimin sonucunda da, ”endüstrinin canavarlaşması”nı imleyen formlar ortaya çıkıyor.
 |
|
Beyza Boynudelik, yapıtlarında tesadüflerle örülü güncel yaşamı, yaşayan bir organizma olarak kent peyzajını, hayal edilebilir su altı dünyasını ve deniz kıyısında birbiriyle meşgul figürleri işliyor. Resim yapmaya ilgi duyan her ressamın ilgi duyabileceği, tecrübesini çoğaltabileceği konuları taze bir duyarlılıkla kendinden kılıyor.
 |
|
|
|
Sanal Müze, ölümünün 150. yılında 18. yüzyıl Japon sanatçısı Utagawa (Ando) Hiroshige’yi konuk edecek. Özellikle Japonya manzaralarından oluşan seri tahta baskıları ile bilinen ve ülkesinin en tanınmış sanatçıları arasında yer alan Hiroshige, çok erken yaşta başladığı sanat hayatı boyunca yaklaşık 5400 baskı üretmiştir.
 |
|
|
|
“Heykelde mekan, kütlenin kendisi veya kuşattığı alan değil, kütlenin çekim alanının sınırlarıdır. Bu sınırları her birey kendi için belirler. Bu alan bireyi eğer, büker, hatta yönlendirir.”
Rahmi Aksungur
 |
|
"Akademi'deki heykel eğitiminde geleneksel form ve kütle anlayışı içinde çalışmasına karşın, mezun olur olmaz kütleden uzaklaşmış ve boşluğun, yalın geometrik formlar yardımıyla tanımlanıp, vurgulandığı bir arayışın içine girmiştir. Seyhun Topuz, o günden beri ısrarlı ve tutarlı bir biçimde geometrik formların tüm olası ilişkileri, parçalanmaları, yeniden bir araya getirilmeleri, çoğaltılmaları ve bu işlemler sonucu biçimlenen "boşluk"la ilgilenmiştir.”
 |
|
| |