İlk Resim Öğretmeni Kadın Ressamımız…
 
Ölümünün 95. Yılında Müfide Kadri Hanım (1890/1912)

Küratör: Haşim Nur Gürel

Rahmetli Nüvit Özdoğru 1990 yılının son günlerinde yazıldığı anlaşılan, Milliyet Sanat Dergisi’ndeki resim sanatı üzerine duyarlı yazılarından birisinde, ilk kadın ressamlarımızdan Müfide Kadri Hanım’ı 100. yaşı nedeniyle anmıştı. Eczacıbaşı Sanal Müzesi de aradan 17 yıl sonra, bu öncü kadın sanatçımızı ölümünün 95. yılında, 16 yapıtının imgelerini ve onun hakkında bilinenleri, yapıtlarına ilişkin bazı yorumları bir araya getirerek anıyor. Bu sayede belki de beş yıl sonra -100. ölüm yıldönümünde- bu ilk resim öğretmeni kadın ressamımızın daha çok yapıtını bir araya getirecek gerçek bir resim sergisine yönelik bir katkı ve hatırlatma yapmış oluruz.

* * *

Ailesinin yakınlarından ünlü müzikolog Rauf Yekta Bey Müfide Kadri’nin ilk yıllarını şöyle anlatır: “(…) Müfide’yi ilk gördüğüm vakit, o beş altı yaşlarındaydı. Çamlıca’daki köşklerinin geniş bahçesinde, neşeyle koşar, sevimli çocuk haliyle ailesine tadına doyum olmaz dakikalar yaşatırdı.(…) Müfide hiç okula devam etmemiş, yedi sekiz yaşlarından itibaren özel dersler almaya başlamıştı. Bir gece köşklerinde kalmıştım. Beni selâmlık bölümünde, düzenli ve mükemmel bir dershaneye dönüştürdüğü odasına götürdü. Kitaplarını, defterlerini gösterdi. Öyle sanıyorum ki, resim tutkusu Müfide’ye on yaşındayken gelmiştir. Suluboya ile yaptığı ilk eserlerini gördüğüm vakit, yaşına göre büyük yeteneğinden dolayı bu küçük ressamı dilimin tüm gücüyle alkışlamıştım. Müfide’nin evi, Çamlıca’nın pek şairane bir köşesinde bulunduğundan, yaradılışında doğaya aşkı, bu zeki çocuğun gelişmesinde etken olmuştur.”(1)

Sanal Müze sergisinde yer alan sanatçının ilk dönem yapıtları 19. yüzyıl Fransız resminden, Barbizon ressamlarından, Corot’dan esintiler taşıyan, sözünü ettiğimiz dönemin yapıt imgelerinden, fotoğraf veya kartpostallarından yola çıkılarak gerçekleştirildiği düşünülebilecek yapıtlardır. Sanatçı’nın bu çalışmaları daha çok resim tekniği ve malzeme becerilerini geliştirme yolundaki yetenekli bir heveslinin önemli bir hoca katkısı olmadan gerçekleştirilmiş çocukluk dönemi yapıtları olarak değerlendirilebilirler.

Müfide Hanım’ın 1907-1908 tarihli “Sahil’de Aşk” adlı yapıtı Osman Hamdi Bey’in de dikkatini çeken ilk önemli yapıtı olmalıdır. Bu resmin Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi İstanbul Resim Heykel Koleksiyonu’ndaki en önemli Müfide Kadri yapıtı olması bu kanıyı güçlendirmektedir. Ayrıca da bu resmin tarihinden yola çıkarak, sanatçının Osman Hamdi Bey’den ders aldığı dönemi de 1907-1910 aralığı olarak düşünmemize bir mesnet oluşturmaktadır ve bunun sonucunda da ressamın asıl sanatsal gelişimini yaşamının son beş yılında olduğunu ve kendisini güçlü bir ressam olarak anmamızı sağlayan yapıtlarını bu dönemde gerçekleştirdiğini de söyleyebiliriz.

“Sahilde Aşk” resmi, ressamın çocukluk dönemi çalışmalarının ardından gerçekleştirdiği, ilk gençlik yıllar araştırmaları ile olgunluk dönemi tabloları arasında yer alan bir geçiş dönemi yapıtı olarak görülebilir. Burada önemli olan şey, ressamın kendisine, yaşadığı çevreye ve çevresindeki insanlara bakmaya başladığını görebilmemizdir. Genç bir Osmanlı çiftinin imgesi ile Fenerbahçe Burnu’nu akla getiren bir geri planı ve dolunay mehtabı öğelerini bir araya getiren bu kompozisyon, resmin gerçekleştiricisi olan genç kızın yaşına özel duygularını ve yaşamdan beklentilerini açığa vuran bir duyarlılığa sahiptir. Özellikle erkeğin sahip çıkan bir kararlılıkla genç kızın koluna girişi ve diğer elinin de kendisine güven ifade eden bir tavır ile kuşağa takılı duruşuna dikkat çekmek isterim. Masumiyet ve temizlik simgesi beyaz elbisesinin içerisindeki genç kız ise deniz kıyısındaki bu başbaşa yürüyüşte, mehtabın sihirli ışığında yıkanarak ve sol kolunda erkeğin elinin baskısını, sıcaklığını hissederek olası mutlu ufuklara veya geleceğine bakmaktadır. Resmin bu duyguyu iletmekteki başarısının resmi saran farklı tonlardaki ve renklerdeki beyazın bütünleştirici dağılımı sayesinde olduğu söylenebilir. Küçük boyutuna ve üstün bir tekniğe sahip olmamasına karşın içtenliği ve duyarlılığı ile etkileyici bir yapıttır bu.

Nüvit Özdoğru, Müfide Kadri’nin Ankara Resim ve Heykel Müzesi’ndeki “Kırda Kadınlar” veya “Piknik” diye adlandırılan yapıtının imgesine “Taç Giymiş Melekler. Tanrılaşan Doğa” alt yazısını uygun görür, ve bu resimde Avni Lifij’den çağrışımlar olduğunu düşünerek yorumlar: “Tek rengin -pembenin- egemenliği ve gün batışının hüznü. Bu hüzün melankoliye kadar varmıyor. Resimdeki hanımlar, genç kızlar, vakur, sessiz ve mutlu. Müzik dinliyorlar. O dönemin sözcükleriyle söylersek, herkeste huzur, sükûn ve sekinet. Aşırı duygusallığa kaçmayan bir duyarlılık. Pembe aydınlıklarda taç giymiş “melekler” var. Bir rüyanın saydamlaşmış pembesinde dinlenen körpecik ressamımız belki de hocasından duyduğu Swedenborg’u anımsamış, taze çiçeklerin açtığı o yaşlı dünyada tanrılaşan doğayı çizmeye karar vermiş.

Bu resmin belki de en cana yakın yanı figürlerdeki belli belirsiz acemilik. Bu zorlama olmayan, en içten “naiflik” resmi insana yalnız renkleriyle değil, her yanıyla, her tutumuyla sımsıcak kılıyor.

Maurice Denis de böyle genç, saf kızlardan oluşan sembolik, mistik manzaralar yapmıştır, ama onlar “soğuk”tur, durağandır, her şey tam bir denge içindedir, donmuştur. Müfide Kadri’nin resmi tam dengeli değil. Göz bir figürden ötekine kaydıkça resim sağ aşağıya doğru meylediyor ve tablo devinim kazanıyor. Pek çok estetik kuramcı, işte bu yüzden, resimler kaskatı donup kalmasın diye hafif dengesizliği önerir ve büyük başyapıtlardan örnekler gösterir. Müfide Kadri’cik acaba bu kuralı resim hocalarından mı öğrenmişti yoksa içgüdüsü mü onu bu sonuca mı götürmüştü? Bu eğilim öteki resimlerinde de vardır. Ben bir “acemi” Müfide Kadri’yi bin akademinin nice “ustasına” değişmem.”(2)

Özdoğru’nun duyarlı yorumuna genelde katılmak lazım, onun değinmediği sözünü ettiği “acemiliğin” kaynağının ise, ressamın ayrı ayrı gözlemleyip krokilediği beş kadın imgesini çiçeklerle bezeli bir kır köşesinde yanyana getirerek oluşturduğu kompozisyondaki ölçek ve ondan kaynaklanan perspektif sorunları olduğu söylenebilir. Öndeki yere oturmuş üç genç kızın sol ve sağ oturanlarının tam profilden verilmelerine karşılık soldaki ayaktaki figür ve oturan ortadaki figür yarı dönük yüzlü olarak kompozisyona yerleştirilmişlerdir. Resme derinlik veren ve bir anlamda bir perspektif kaçış noktası olarak da görülebilcek olan ise, ortadaki figürün hemen başının üstünde çimenlere uzanmış olarak resmedilmiş ve yaşça daha küçük olduğu izlenimi veren genç kız figürüdür. Zaten resimdeki ölçek ve perspektif sorunu da büyük ölçüde bu uzaktaki beşinci kız figürü ile soldaki ayaktaki daha yaşlı olduğu düşünülebilecek “iri” kadın figürü arasındaki orantısızlıktan kaynaklanmaktadır.

Nüvit Özdoğru’nun ressamın portreleri üzerine görüşlerini ise şöyle dilegetirir: “ Müfide Hanım’ın 20 yaşındayken pastelle yaptığı küçük Güzin tablosunda naif bir yan yok. Olgun anatomi mükemmelliği, zengin nüanslı tonalite, yüzün derinliklerinden yanaklara sızan bir ışık, duygusallığa kaçmayan, soylu bir saflık. Neredeyse bir Rönesans, bir Piero della Francesca sadeliği ve güzelliği. Acaba bu resim, çok kez Osman Hamdi Bey’in de yaptığı gibi, bir fotoğraftan mı büyütülmüş? Bunun yanıtını da belki hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz.

“(…) Müfide Hanım’ın “Kendi Portresi” bu olgunlukta değil. O dönemin moda dergilerinde gördüğümüz boyalı stereotip yüzlere benziyor. Belki de zavallı, veremli Müfide Hanım, dış güzellik açısından pek de talihli olmadığını bilerek, o dönemin genç kızlarına özenmiş, yüzünü “idealize” etmeye çabalamış.”(3)

Ressamın iki otoportresi ve Güzin Duran portresi bu resim türünde ilk denemeleri olarak görülebilirler; daha sonraki yılların “figürlü enteryör” türünde örnekler olan “Kitap Okuyan Kız” ve “Dua Eden Kız” resimleri ise ressamın insan figürü, iç mekan, natürmort ve portre alanında katettiği yolun sentezi olarak görülebilecek, tüm ustalığını sergilediği yapıtlarındandırlar. Her iki resim de hasta ve yalnız bir ruhun aşırı duyarlılığını da hissettiren hüzünlü bir atmosfere de sahiptirler. Bir fotoğraftan yararlanıldığı düşünülebilecek olan “Kitap Okuyan Kız”ın “Avrupai” havasına karşıt olarak, çok daha başarılı bir resim tekniği olan “Dua Eden Kız”, Doğu motifleri ve eşyaları ile bezeli loş bir Osmanlı evi iç mekanının bir köşesinde resmedilmiştir. Bu son resmin aynı zamanda, genç yaşında adım adım ölüme yaklaştığının bilincinde olan zeki ve duyarlı bir insanın Tanrı’ya sığınan, yürek burkan haleti ruhiyesini de yansıtmakta olduğu da söylenebilir.

Ressamın “Barbaros Hayreddin Zırhlısı”nı geri plandaki Yassıada ve Sivriada ile birlikte resmettiği yapıtı, onun döneminin tüm resim türlerinde becerisini denemeye kararlı yaklaşımını göstermesi açısından ilginçtir. Fenerbahçe Burnu’ndan bakılarak yapıldığı düşünülebilecek olan bu yapıt gemi üzerinde hiçbir insan figürünün olmamasına karşın geminin her türlü ekipmanının titizlikle resmedilişi ile dikkat çekmektedir.

Ressamın İzmir Resim ve Heykel Müzesi’ndeki “Natürmort” adlı yapıtının hem sanatçının bilinen en büyük boyutlu yapıtı olması hem de akademik yarışmalı sergiler geleneğine uygun olarak yapılmış bir yarışma yapıtı türünden bir çalışma olması, onun Almanya’da ödül kazanan yapıtı olması olasılığını güçlendirmektedir. Sol üst köşesindeki pencereden görünen ön planındaki sandallı Kızkulesi manzarası ve masanın üzerine yerleştirilmiş envai çeşit meyva ve çiçek, porselen tabak, cam yemişlik, Japon seramik vazosu ve bu tarz natürmortların tipik tek bıçağı ile ressamın farklı nesneleri boyama becerisini sınayan bir resimdir bu. Resmin sağ arka planında da belli belirsiz sanki arka duvarın tümünü kaplayan flu bir deniz manzarası sezinlenebilmekte. Bu imge ve soldaki pencereden görünen tipik İstanbul siluetli imge birbirleri ile zıtlaşmakta ve birbirlerini dengelemektedirler.

Görülmektedir ki Osman Hamdi Bey’den alınan dersler sonucunda, Müfide Kadri Hanım “Dua Eden Kız” ve “Kızkulesi Manzaralı Natürmort” gibi devrin ünlü ressamlarının seviyesinde ve tarzında başarılı eserler ortaya koymuştur. Ama bu son oryantalist denebilecek resimlerinde, “Sahilde Aşk”ın, “Kırda Kadınlar”ın naif ve duygulu yaklaşımı, ona özgü hoş acemiliklerinin çekiciliği yoktur; bir anlamda yetkinleşen teknik ve sanat tarihi bilgisi içtenliğin yerini almıştır, sanki bu son resimlerinde…

Sayın Nüvit Özdoğru 1990’da yazdığı yazısını şöyle noktalamıştı: ”Gönül ister ki, doğumunun 100’üncü yılından çok önce ilgili Türk bilim ve kültür kuruluşları seferber olsun, Müfide Kadri Hanım’ın resimlerinin kimlerin elinde olduğu saptansın, 1990 yılında da bir kapsamlı katalog basılsın, kongreler düzenlensin ve bu dramatik yaşamdan bir biyografik film yapılsın, bu film televizyonda gösterilsin, sonra da bütün dünyaya armağan edilsin!

Bu saydıklarımız olmayacak şeyler değil. Hâlâ yapılabilir; yeter ki meram edilsin ve kendi değerlerimize sahip çıkılsın!” (4)

On yedi sene sonra onun bu dileklerine katılmamak elde değil, belki de düzenlediğimiz sanal sergi beş yıl sonra Müfide Kadri’nin 100. ölüm yıldönümünde yapılacak bu gibi gerçek etkinlikler için bir ilk adım, bir ilk ivme olur, nasıl rahmetli Nüvit Özdoğru’nun yazısı bu sanal sergi için bir ivme olduysa…


(1) Toros, Taha, İlk Kadın Ressamlarımız, Ak Yayınları Sanat Kitapları Serisi:12-1, 1988, sayfa 19.
(2) Özdoğru, Nüvit, Milliyet Sanat Dergisi Sayı 255 / 1 Ocak 1991, sayfa 34
(3) A.g.y., sayfa 35 -36
(4) A.g.y., sayfa 36


[ Kapat ]