 |
|
 |
Resim Sanatının Üç Ağır İşçisi - Ferit Edgü
Son birkaç yıldır Türk resminde önemli bir olgu var. Oluşmakta olan yapay resim piyasasının, yaratmaktan çok üretmeyi düşünen ressamların, her geçen gün mantar gibi biten sanat galerilerinin dışında gelişen bir olgu bu. Genç kuşağın işin kolayına kaçmayan bazı sanatçıları, resmin ağır işçiliğini üstlenmiş gibiler. Bunlar resim sanatının yaratıcılıkla birlikte(ne ondan önce ne ondan sonra) bir işçilik olduğunun bilinciyle çalışıyorlar. Sanatlarına duydukları saygının zorunlu kıldığı bir arayış içindeler.
Geçmişin ve bugünün malzemelerini, tekniklerini inceliyorlar. İşin kolayını değil, güç yanını seçiyorlar. Doğrusu bu yönde onlara örnek olacak yerli ustalarını bulmakta güçlük çekiyorum. Müzelerimiz bile boyaları kabaran, dökülen, şasileri dönen resimlerle dolu. Sergiler ise, duralit, sunta üzerine yapılmış resimlerle.
Malzeme ve teknik, yalnızca sağlamlık, dayanıklılık, uzun ömür demek değildir. Bunlar, bir resmin yaratcı yönden oluşumuna da katkıda bulunabilir. Örneğin gravürü ele alalım. Niçin yüzyıllık bir geçmişi olan Batılı anlamda Türk resminde gravür, son onbeş-yirmi yıl öncesine değin çok az bir yer tutar? Elimizde niçin Osman Hamdi'den, Şeker Ahmet Paşa'dan, Süleyman Seyit'ten, Halil Paşa'dan gravürler yok? Eski kuşaktan sadece Hoca ali Rıza'nın taş baskılarıyla karşılaştım. Cumhuriyet kuşağından bir Fethi Karakaş vardı gravüre gönül veren. Sonra Azra İnal'ın litho'larını, Ercüment Kalmık'ın siyah-beyazlarını anımsıyorum.
Gravürün, baskının, resim sanatının önemli bir öğesi olduğunun bilincine (gravüre, yalnız gravüre yönelen Aliye Berger'i saymazsak) son onbeş yılda yetişen genç ressamlarımız vardı. Son yıllarda Türk resminde önemli bir olgu olarak gördüğüm, işte bu ressamların yarattığı olgudur.
Gravürleri bu sergide bir arada sunulan, Mustafa Pilevneli, Ali İsmail Türemen'in, Ergin İnan'ın, yıllardır kendi köşelerinde, sessiz sedasız oydukları, bastıkları bu gravürler, dünyanın dört bir bucağında sergileniyor. Yıllardır Fransa'dan Japonya'ya, Almanya'dan ABD'ne, İtalya'dan Venezuela'ya, Portekiz'den Kore'ye, Avusturya'dan Norveç'e, Hollanda'ya değin sayısız ülkede, çağdaş sanat sergilerinde, bienale'lerde bu sanatçılarımızın yaptıkları yüz akıyla çağdaş Türk sanatını "temsil" ediliyorlar.
Bu başarılarının, kendi ülkelerinde bir yankı uyandırmamasını artık kanıksamış gibiler. Bundan bir kırıklık, bir küskünlük de duymuyorlar. İnandıkları yolda sürdürüyorlar çabalarını.
Pilevneli, Türemen, İnan yalnız birer gravür sanatçısı değiller. Üçü de ayrı yolların, ayrı kişilerin ressamı. Onları bu sergide birleştiren öğe gravür olduğuna göre bu konuya bir-iki sözcükle değinmekte yarar var. Ofset baskının ilkel bir biçimi olan serigrafinin, öz türkçesinin yanlış kullanımı sonucu "özgün baskı" adıyla, gravürle, litho ile, tahta ya da muşamba oyma ile anlamdaş sayıldığı, bir baskının değerini oluşturan baskı sayısının numaralandırmasının bilinmediği, daha da kötüsü, bilmesi gereken kişiler (galeri yöneticileri, sanat eleştirmenleri) tarafından belirtilmediği bir ortamda her özgün baskının gravür olmadığını belirtmekle yetineyim. Gravür, kedi içinde özgün bir sanat yapıtıdır. Örneğin serigrafi ise bir yapıtın kopyası. Ama bir gravür sergisi dolayısıyla, "baskı" teknikleri konusunda bir el kitabı yazacak değilim. Altını çizmek istediğim, gravürün özgünlüğü, güçlüğü, göz boyamaya, küçük numaralara olanak vermeyişi. Gravür, yalnız bir teknik bilgi değildir, sanatçının yeteneğini sınadığı bir alandır da . Gravür, nitelik, açıklık ister. Ayak oyununa dayanası yoktur. Bu nedenle, kendine güvenen sanatçılar göze alabilir gravür sanatını. Resmi görmek ve anlamak değil, bakmak ve beğenmek aşamasındaki kişileri renkli bir resim kolayca yanıltabilir. Sözcüğü saklamayalım: aldatabilir. Ama bir desen, bir gravürün yanıltma/aldatma payı çok daha küçüktür.
Pilevneli'nin, İnan'nın, Türemen'in ayrı kişileklere, ayrı "vision"'lara sahip bu üç ressamın gravürlerine bir de bu açıdan bakın. Aralarında, en gizemli dünyası olan, sanrılar/düşler dünyasını "görünür" kılmaya çalışan Ergin İnan'ın gravürleri bile, bir açık-seçiklik getiriyor. Diyebilirim ki, bu gravürlerde, sanatçının sözcükleri, imgeleri, simgeleri resimlerden çok daha kolay kavranabilir niteliktedir. Esin kaynağını Anadolu'nun doğasından ve bu topraklar üzerinde ortaya çıkmış uygarlıklardan alan, Hitit'le Roma'yı, Bizans'la Selçuk'u ve Osmanlı'yı kardeş çocukları gibi seven Pilevneli'nin gravürleri, bugüne değin izlediğimiz suluboyalarından belki özde ayrılmıyor, ama sanatına başka bir boyut katıyor. Resmini gravüre aktarmıyor, gravürün kendine özgü olanaklarında sanatının alanını genişleten zenginlikler bulup onları gerçekleştiriliyor Pilevneli.
Son yıllardaki resimlerinde plastik bir kitle anlayışına yönelen, çizgiye bile kitleyi oluşturan bir işlevi yükleyen bir sanatçı olan Türemen için gravürün anlamı, önemi kendiliğinden beliriyor. Resimlerinde değişik düzeydeki planları gerçekleştirirken kullandığı saydamlık, (ışık), yerini gravürün kuntluğuna bırakmış.
Bu izlenimlerim (yorumlarım diyemiyorum) doğruysa, gravür bu üç sanatçı için de, kuşkusuz resmin içinde bir olay, ama kağt, ahşap ya da tual üzerinde gerçekleştirdikleri, suluboya, akrilik ya da yağlıoya resimlerinin bir başka tekniğe uygulanması değil.
Bu yapıtlar ancak gravürde ortaya çıkabilirdi. Burada, bir büyük ustayı, Picasso'yu anmanın yeri.
Picassoü, çoğu kez, gravürü, bir sanat yapıtının ortaya çıkış aşamalrını saptamak ister gibi kullanmıştır. Sayısı binleri aşan gravürlerinin büyük bir çoğunluğunun geçirdiği değişimleri izlemek olanağı vardır.
Bir tablonun yaratış serüveni yalnızca ressamın bildiği bir serüvendir. Bir gravürün serüvenini ise herkes izleyebilir. Bu örnek, gravür sanatının sağladığı olanaklardan biri.
Kanımca, resmi bir güzellik, bir duvar süsleyicisi olarak görmeyen, resmin sorunsalı üzerine düşünen bir sanatçı için özellikle yol gösterici bir örnek. Ama biz bu üç sanatçının gravürleriyle yetinelim. Çünkü bu yapıtlarda gravür sanatının teknik ve plastik zenginlikleriyle karşı karşıyayız.
Gravürü tek uğraş edinmiş sevgili Aliye Berger'in bir sözü vardır: "Bir gravürcüyü yüzünden, gözünden tanırım" der.
Aliye Berger'in bu doğru sözünü, Pilevneli'nin, Türemen'nin, İnan'ın gravürleri kanıtlıyor.
Kimbilir, belki de, bu üç sanatçının gerçek yüzü bu gravürlerdir.
|
 |