 |
|
 |
Eleştirme/n/in Günahları ve Sevapları - Haşim Nur Gürel
Bir işi iyi yapabilmek için o işi "SEVMEK" şarttır. Bir işi sevip sevmediğini anlayabilmek için ise, "KENDİNİ BİLMEK" (1) en eski çağlardan bu yana önkoşul olmuştur. Sanat ve sanat eleştirisi gibi zor, nankör ve sorumluluk gerektiren konularla uğrasmayı seçenlerin yukarıdaki iki genel kuralın farkında olup olmadıklarını hep merak etmişimdir. Muhakkak ki bu merakı uyandıran da bazı yazılar ve bu yazıların konusu olan resimler, ressamlar veya başka tekniklerdeki sanat yapıtlarıdır. 20. yüzyılı bitirirken Türkiye'--de plastik sanatlar alanı bazı çevrelerce prestij ve kazanç sağlamak için çok kestirme ve asgari yatırım gerektiren bir altın madeni olarak değerlendirilmeye başlandı. İlişkiler, pazarlama ve tanıtım, yapıtlardan daha önemli olmaya başladı; kendi öz parasını harcamayan, resim beğenisi olmayan yöneticilerin tasarrufundaki şirket fonlarından yararlanan garip ressamlar, garip resimler ve birinci sınıf ressam fiyatlarından pazarlanan ikinci ve üçüncü sınıf yapıtlar ortalığı sardılar. Özel resim dersleri verilen atölyeler, biçimsiz banka galerileri yaygınlaştılar, ve hasbelkader açılıp, bıkılınca kapatılan özel galeriler de "DOLDUR BOŞALT" yöntemi ile "MAL BULMUŞ MAGRİPLİ GİBİ", özgünlüğü, kalıcılığı ve resimsel değerleri çok tartışmalı olan bu tür yapıtları pazarlamak yarışına giriştiler. Aynı dönemde de yeni resim heveskarlarına yönelik ve hiç birşey söylemeden büyük laflar sıralayan ve ancak gülümsenebilecek bir çok yazı yazıldı ve halen de yazılmakta. Ne var ki yine de Türkiye, genelde hala "SÖZEL" bir toplum olma özelliğini aşabilmiş değildir. Ortalama insanımız her gün saatlerce telefonlarda konuşabilir ve her tür dost meclisinde son derece tatlı dilli olabilir; ancak herhangi bir konuda "İKİ SATIR" yazı yazması istenirse, konu bir türlü gerçekleştirilemez veya ortaokul birinci sınıf öğrencileri düzeyinde ve inanılmaz doğum sancılarıyla kaleme alındıklarını hemen hissedebildiğimiz yazılarla karşı karşıya kalırız. Yazmaya ve okumaya değecek bir şeyler yazmanın iki kuralı "SÖYLEYECEK SÖZÜNÜZÜN OLMASI"dır. Örneğin, bir ressamın yeni bir sergisi için bir yazı yazmaya soyunan kim ise, hem o sanatçının o güne kadarki yaşamını ve kendine özgü dünya görüşünü bilmek, hem de onun "YARATMA SÜRECİNİN EVRELERİ"nden haberdar olmak zorundadır. Bence "KENDİNE SAYGISI OLAN TÜM ELEŞTİRMENLER", gerçekten en azindan bir boyutunda "YAPICI BIR TAVIR" veya "KALICI BIR DEĞER ÜRETME" özelliğine sahip olmayan bir sanatçı veya onun yapıtları üzerine herhangi bir şey yazıp "GÜNAH" hanelerine puan yazdırmamalıdırlar. Buna karşılık "BAŞKALARINDAN GÖZÜNDEN KAÇTIĞINA İNANDIĞINIZ" bir olgu ile karşılaşıp, onu çözümleyip ilginç sonuçlara ve yargılara ulaşabilirseniz; söz konusu yapıt, sanatçı, yazı veya kitap üzerine olan düşüncelerinizi başkaları ile paylaşmak istemeniz (Hiç üstünüze vazife olmadığı halde) "SEVAP" hanenize (Uzun veya çok uzun vadede) artı puanlar yağdırabilir. (Kısa vadede ise birçok düşman kazanabilirsiniz.)
Eleştiri yazılarının kalıcı olabilmeleri açısından, tekil bir olayı ele alırken bile bir takım genel doğrulara değinmek veya bu vesile ile vurgulamak da yerinde olacaktır.
Sanat piyasamizin "BIZ KIRK KISIYIZ; BIRBIRIMIZI BILIRIZ" atmosferi nedeniyle, "ZÜLFÜ YAR"lerine dokunuldugunda "YARALI ASLANLAR" gibi kalemlerinden kan damlayan bazi ünlü elestirmenlerimiz düsüncelerini kamufle etmeyi, yuvarlak ifadelerle geçistirmeyi veya sirf yurtdisindan konular aktarmayi genellikle yeglerler. Çünkü A ressamindan bahsetse, A ressami kendisi için kullanilan ifadeyi yeterli bulmayacagi gibi bu arada B, C, D... vs ressamlar kendilerinden niye bahsedilmediginin açiklamasini yazardan talep etmek için, siraya gireceklerdir. Bazi elestiri yazarlarimizin muglak, her bir yöne çekilebilir dilleri ile anlasilmaz ve sik sik yabanci alintilara siginan üsluplarinin, nedeni de iste bu garip, sinirlandirilmis ve içiçe ortamdir. Ne var ki, kötü ve sahte resimlerin cirit attigi resim piyasamizda tüm TV sanat programi yöneticilerinin, tüm dergi ve gazetelerin sanat editörlerinin, (eger varsalar), tüm sanat galerisi yöneticilerinin ve "ELESTIRI YOLU"na soyunan kisilerin giderek daha fazla sorumluluk yüklendikleri bir döneme girmekteyiz. "ANA KURAL" sudur; "KENDINIZIN PARA VERMEYECEGINIZ, DUVARINIZA ASMAYACAGINIZ BIR YAPITI BASKA BIR KIMSEYE DE ÖNERMEYINIZ." Bunun disinda koleksiyonerin mali olanaklarina uygun çapta resimler önerebilirsiniz. Sürekli resim alabilecek maddi konuma ulasmis kisilerin, komplekslerini de yenebildikleri ölçüde, kendilerine bir begeni çizgisi olusturmalarinin olasiligi oldukça yüksektir. Günümüzde yayinlarin ve sergilerin artmasi bu insanlarin "KIYASLAMALAR YAPMA"larina da olanak sagladigindan iyimser olma nedenlerimiz daha da artmaktadir. Ancak Türk Resminin önemli ve basarili yapitlarinin "AZ, GENELDE KÜÇÜK BOYUTLU VE ÖZEL KOLEKSIYONLARDA GÖZLERDEN UZAK" olmalari "RESIM DELI"lerinin yolunun aydinlatilamamasinin en önemli nedenlerindendir. Elestirmen vasfi olmayan kimliklerin TV ekranlari kanaliyla yaptiklari tanitimlar; bilgisiz veya gelisigüzel gazete yazilari, ahbap çavus iliskileri ile medya'da asiri pompalanan ressamlar, aktüalite yani agir basan amatör sanatçilara verilen önem gibi olumsuz olgulara karsin, "PARASI ÇOK KIYMETLI!" koleksiyonerlerimiz yavas yavas kendilerini egitmekteler. Bakiyorum, sergilerde "IYI" resimler öncelikle seçilebiliyor, yanlis fiat konmus resimler satilmiyorlar. Bu bilinçlenme sürecinin artarak sürdürülebilmesi için her meslek dalindan "RESIMSEVER"lerin bildikleri, tanidiklari, inandiklari resimleri, ressamlari ve olaylari "YAZIYA", "BELGELERE" dökmeleri gerekmekte, okumalari, yazmalari ve tartismalari gerekmekte...
Deginmeden geçemeyecegim bir konu da sanat egitim kurumlarinin giderek sulanan ve kemiklesen bürokratik yapisidir. Uygulamali dallarin (2) gerçek yasamla bütünlesmelerine karsin resim, heykel ve seramik dallarinda son yillarda önemli "ILK SERGILER"(3)in açilamamasi düsündürücüdür. Zaten Türk Plastik Sanatlarinda farkli bir egitimden sanata geçis yapan "ALAYLI-OTO DIDAKT" kimlikler önemli bir yer tutarlar. Onun disindaki önemli isimler ise "USTA-ÇIRAK" yöntemi ile palazlanan ve egitimlerinin en az bir dönemini yurtdisinda gerçeklestirebilmis olan sanatçilardir. Aslinda özellikle ressam olmayi kafasina koymus, yetenekli bir gencin akademik egitim sürecinin disinda da kendini ortaya koyabilecegini düsünüyorum; ancak kendine saygi duydugu ve güvendigi bir "USTA-RESSAMA" bir süre "ÇIRAKLIK ETMESI" kosulu ile. Bu usta-ressamlar genç sanatçinin arastirmak istedigi konular, alanlar kadar çok da olabilirler, dogal olarak. Zaten yurtiçinde veya yurtdisinda belli bir noktaya gelmis bir sanatçi böyle bir destegi ancak çok yetenekli buldugu bir kimseye verecektir. Sanatçi yetistirme bürokrasisi gelistikçe bu bürokrasinin özgün ve yetenekli gençlerin yetisip etkin konumlara gelmelerinin önündeki en büyük engel olduklarini düsünüyorum. Bu nedenle önümüzdeki yillarin önemli sanatçilarinin farkli disiplinlerden gelenlerden ve otodidaktlardan olmasi sasirtici olmayacaktir.
ÇAGDAS SANAT MÜZESI, KÜRATÖR, BILINÇLI KOLEKSIYONER, SANAT KITABEVI gibi Bati toplumlarindaki sanatçi ve yapit degerlendirme ve derecelendirme araçlarindan yoksun oldugumuz için "ELESTIRME/N/"in ülkemizdeki konumu çok daha fazla sorumluluk gerektirmektedir, yazilan yazilari çok az sayida ancak bilinçli kimlikler okusa da. Çünkü ben inaniyorum ki, bu konulara gönül veren tüm yeni heveskarlar ileride "KENDI ÖZEL ÇAGDAS TÜRK SANATI MÜZE"lerini kurabilirler. Türkiye disa açildiktan sonra ekonomik büyüklüklerini devamli arttirmaktadir; ancak sanat yapitlarinin bu pastadan yeterli payi aldiklarini söyleyebilmemiz çok zordur. Türkiye'de "DOGRU STRATEJI"lerle ve "AKILLI TAKTIK"lerle olusturulacak "ÇAGDAS KOLEKSIYON"larin 21. yüzyilin "TARTISMASIZ EN GÖZDE PRESTIJ UNSUR"larindan olacagi inancindayim. Ancak bu günkü "YAMALI BOHÇA", apayri tellerden çalan, anlik begenilerle seçilen yapitlar birikimlerinin önümüzdeki on yilda tekrar tekrar el degistirerek "ÖNEMLI OLANLARI"nin yine belirli bilinçli ellerde toplanacagini düsünüyorum. Yurtdisindaki irili-ufakli müzeler zincirinin kendi aralarindaki dolasimi sergi degis tokuslari ile gerçeklestirdiklerini düsünürsek, ilerde özel müze kurmak amaciyla koleksiyon olusturanlarin saptamalari gereken hedefin ipucunun bu oldugu ortadadir. Yabanci bir müze tarafindan istenebilecek, ilginç bulunabilecek sergiler olusturabilecek bir birikiminiz varsa, sizin de o müzelerden benzeri bir sergi talep etme hakkiniz olabilecektir. Bu nedenle kendisini uluslararasi piyasada tanitmaya baslayan ressamlarimizin kapsamli koleksiyonlarini olusturmak dogru yaklasimlardan birisi olabilir; veya geçmisten günümüze tematik, belgeleyici koleksiyonlar veya belli bir teknigin (örnegin baski sanati, suluboya veya desen örnekleri) baslangicindan günümüze ülkemizdeki öyküsünü dile getiren koleksiyonlar da ilginç olabilirler.
Iste tüm bu nedenlerle önyargisiz, içten, dürüst, bilgili, sezgili ve yaratici bir "ELESTIRI SÜRECI"nin vazgeçilemez oldugu inancindayim. Umudum genç kusaklarda, her kusak kendi sanatçilarini ve elestirmenlerini yetistirmek zorunda; ancak bu elestirmenlerin de "SAKSIDA ÖZEL OLARAK YETISTIRILMIS GÜDÜMLÜ BEBEKLER" olmamalari sarttir. Elestirinin ve Elestirmenin yegâne gücü "BAGIMSIZLIGI VE YAPAYALNIZLIGI"dir. "GÜNAH"larinin ve "SEVAP"larinin hesabini tutacak olan da yalnizca kendisidir.
(1) Delphoi'deki ünlü Apollon tapınağının alınlığında- yazılıydı.
(2) Sahne Sanatları, Sinema - TV, Fotoğraf, Grafik - gibi...
(3) "İLK SERGİ" kavramı, genç bir sanatçının ortaya çıkışının ilk işareti olduğundan önemli sayılır...
|