 |
|
 |
Bir Eleştirmen: Kaya Özsezgin
Pek çok gönderiminin ötesinde eleştirinin temelde söylem üzerine söylem inşa etme işi olduğuna inandığımı birkaç söyleşide belirtmiştim. Eleştirmeni sade vatandaştan ayıran şey işte bu tuhaf, anlaşılmaz sıkıntı olsa gerek. Bence doğruyu bulma, söyleme gibi bir sorumluluğu yok eleştirmenin. Özellikle de yapıtın tüm doğruları silmek üzere ortaya çıktığı günümüzde işler daha da karışıyor, çok sayıda doğru serseri atom parçacıkları gibi birbiriyle toslaşıyor.
Plastik sanatlar camiamızda meselenin bu boyutu üzerine çok az kişi kafa yordur. Hâlâ babadan kalma kurallar, modernizmin getirdiği önyargılar, göz ve el yardımıyla öğrenilenler tekrar ediliyor. Çoğu durumda izleyici/okuyucunun da beklentileri oldukça dar. Örnekleyeyim: Kaya Özsezgin ile birlikte katıldığımız yakın tarihli bir panelde, sanatçılar üzerine yazılar yazan, fotoğraf çeken, söyleşiler yapan bir sanatçı/izleyici Türkiye'de yazılan eleştiri metinlerinin anlaşılmazlığından şikayet etmişti. Ona göre yazar/eleştirmenler sanatı anlaşılmaz kılmak için ellerinden geleni yapıyorlar. İsimlerini vermiyorum ama adlarını açıkladığı iki kişi belirli aralıklarla bir günlük gazetede yazıyor. Söylediğine göre bu yazarların yazdıklarını anlamak için tüm 20. Yüzyıl bilinmeliymiş! Oysa meseleyi anlaşılmaz kılmanın, bir üst dil oluşturmanın hiçbir anlamı yokmuş. Eleştirmen dediğimiz kişi - tıpkı eski günlerdeki gibi- galeri galeri gezmeli hangi yapıtı, hangi sanatçıyı hangi nedenlerle beğenip beğenmediğini hiç kafa karıştırmadan yazmalıymış. Sanat yapıtının günümüzde aldığı şekli bir kenara koyarsak, doğrusu çok kolay bir meslek tanımlamasıydı bu. Süre yeterli olmadığ ve daha hararetli tartışmalar konuyu gölgelediği için sorunun naifliğini tartışmadım ama eğer işler onun söylediği şekilde ilerlese eleştirinin çekilmez bir iş olacağını da düşünmeden edemedim. Kanımca tüm sanat yapıtlarını aynı dil üzerinden çözümlemeye kalkışmak eleştiriyi üslupsuzlaştırır, yörüngesini kaydırır, dolayısıyla da eleştiri metni tek tip hale dönüşür. Kaldı ki empresyonist bir yapıt ile kübist bir işi aynı dil üzerinden nasıl çözümleyebilirsiniz? Ya da Adnan Çoker'le Mehmet Güleryüz'ü aynı basite indirgeyici yöntemle, yani "beğendim-beğenmedim"le çözmeye kalkışan bir eleştirmene kim inanır? Hadi diyelim inanıldı peki o eleştirmen bu sıkıntı verici sahte rolü ne kadar sürdürebilir?
Bu konu uzayıp gidebilir. Ama konuşulacak olanların eleştirmen Kaya Özsezgin'in de kafasında dolastığını biliyorum. Sanat tarihi disiplininden gelen (D.T.C.F.) bir eleştirmen olarak onun, yapıtın anlaşılabilirliği, "türkçeleştirilmesi" yönünde ciddi bir boşluğu doldurduğunu söyleyebilirim. Estetik ve görsele ilişkin söylemini anlaşılır kılma üzerine kurulu oldukça soğukkanlı bir yöntemi var Özsezgin'in. Her şeyden önce üretilen ise saygı duyuyor. Sanatla uğraşan insan sayısının herhangi bir Batı ülkesi ile kıyaslanmayacak kadar az oldugu bir memlekette ortalıkta kırbaçla dolaşmıyor. Üretilenin yüz üzerinden sıfırdan değil en azından elli barajından eleştirilmesi taraftarı. Bu nedenle olsa gerek kolay kolay bir yapıtı yerin dibine soktuğunu ve bunu "ben eleştirmenim kimsenin gözünün yaşına bakmam" pozlarıyla gerçekleştirdiğini hiç görmedim. Bu açıdan bonkör bir eleştirmen. İkincisi, bağlamla, yapıtın ortaya çıkma şartlarıyla, -geldiği disiplinin bir özelligi olsa gerek- sağlam bir ilişki kuruyor Özsezgin. Bizde neredeyse kalıplaşmış tarihsel söylemin çoğunlukla bir yutturmaca ya da "öyle gösterilmeye çalışılan" bir kayırma olduğunun farkında. Bu nedenle İbrahim Çallı monografisinin yanında, Akademide Çallı'nın asistanlığınıı yapmış, daha sonraları çeşitli nedenlerle dışlanmış "küskün ressam" Saim Özeren hakkında da araştırma yapabiliyor, söylenecek söz, işaret edici özellik bulabiliyor. Tabi ki ne Çallı'yı ne de Özeren'i aynı dil ve yöntem üzerinden çözümlemeye çalışmıyor. Üçüncüsü, incelediği sanatçıyı ve yapıtını başkalaştırmıyor, abartmıyor Özsezgin. Soğukkanlı ve mesafeli yönteminin, doğruyu açık seçik söyleyebilmede çevresinde bir zırh oluşturduğu kesin. Durum ne ise onu, yapıtın izleyiciye göstermeye çalıştığını açık seçik beyan ediyor, polemiğe veya imalara açık bir yorum bırakmıyor. Anlatmak, okuyucu ile paylaşmak zorunda hissettiği şey düpedüz yapıtın kendisi. Ama bu konuda toleranslı olduğu, ruhunu ve dilini paylastığı isimlerde yok değil. Burhan Uygur, Kayıhan Keskinok, Turan Erol ilk aklıma gelenler. Dördüncüsü, eleştirmenlik Özsezgin için tam anlamıyla bir meslek. Elini taşın altına çekinmeden sokabildiği gibi ilgisini çeken her konuda yazı yazmaktan yüksünmüyor. Her gün daktilosunun başında. Yazmayı kişisel bir uğraştan çok mesleğinin getirdigi bir sorumluluk olarak sürdürüyor. Bu konu önemli. Çünkü eleştiri isinin sadece söylem kurmak, yazı yazmak, doğru çözümlemeler üretmekle sınırlı olmadığını düşünüyorum. Yılda bir iki yazı yazarak sevdiğiniz sanatçı üzerine özlü sözler söylemekle, sanat piyasasının içerisinde ayakta durup, mesleğin stresini, sorumluluklarını göğüslemek tamamen ayrı şeyler. İlkinde zaten bu işi yapmadığınız için rahatça atıp tutabilir, söylediklerinizin sınamasını başkalarına devredersiniz. Açıkçası, başınız sıkıştığında kendinize zaten sıvışacağınız bir yangın merdiveni inşa etmişsinizdir. İkincisinde ise tüm boşlukları bizzat yazarın kendisi tıkadığı için kaçacak hiçbir yer kalmamıştır. Zaten kaçan kişiye de "eleştirmen" denilmez, bir sonraki yazısını kimse ciddiye almaz. Tabi ki Özsezgin'in gereğinden çok yazı yazdığını düşünenler de çıkabilir. Peki Türk resminde onun yazmadıklarını yazacak kaç eleştirmen sayabiliriz? Onun sadece vur kaç taktiğiyle yazan, suyu bulandırıp kenarı çekilen bir eleştirmen olmadığı kesin. Tüm iyi duygular uyandıran kavramların içini boşalttığımız için, kulaklarda abartılı çağrışımlar yaratacağını bildiğim halde söylemeden edemiyorum: Özsezgin, gerçekten de okuyucusunu gözetleyen, kollayan, bilinçlendirmeye çalışan bir eleştirmen. Onun eleştirileri ile yetisen farklı birkaç kuşak okuyucu olduğunu biliyorum. Örneğin ilk sayısından bu yana yazdığı Milliyet Sanat'taki yazıları Türk resmiyle ilgili başlı başına bir döküm oluşturageldiği gibi kendisine has bir okuyucu kitlesi de yetiştirdi. Ayrıca aynı dergide 29 yıl yazmanın nasıl bir sorumluluk olduğunu da varın siz düşünün!
Özsezgin'in üstlendiği çok önemli bir misyon daha var. Piyasanın, etkinliklerin, popülerleşmenin, sergilerin kalbinin attığı İstanbul'a nazaran O, daha kıraç olan Ankara'nın sözcülüğünü üstlendi. Bugün onsuz, Ankara'nın plastik sanatlar ortamı ve gelişimiyle ilgili herhangi bir kitap veya metin yazabilmenin olanağı yok. Ankara'lı Ressamlar Kuşağı olarak adlandırılan sanatçıların neredeyse hepsini yakından tanıdı, onlar için tanıtıcı ve destekleyici eleştiriler yazdı, yazıyor. Sırf bu bile onun eleştirmen kimliğini ayırd etmemiz için yeterli.
LEVENT ÇALIKOĞLU
|