![]() |
|
|
|
||||||||||||||
|
BiENAL teması 'Şiirsel Adalet'i, günümüz dünyasında kimin, neyin veya hangi yönün perspektifine yaslanarak okumak daha doğru? İzleyicilerin, bienal temasını olabildiğince açık bir yaklaşımla ele almasından yanayım. Sadece tek bir referans, 'Şiirsel Adalet' kavramının edebi içeriğine gerçekten uymayabilir. Öte yandan yeni bir tür insancıl davranışın gelecekte mümkün olabileceği düşüncesi, üzerinde çalıştığım bu kavramsal çerçevenin özünde yatıyor. Bu fikrin tohumlarını, doğrudan sanatçılardan gelen eserler doğrultusunda attığımı söylemeliyim. Bu minvalde özellikle, çalışmalarını ahlakın, şiirin ve politikanın karmaşık içeriği üzerine inşa eden sanatçıların yapıtları ve birbirinden farklı duruşları üzerine eğildim. Düşünce pratiğimin doğrudan bir ideolojiye gönderme yaptığı kanısında değilim. Ancak bu noktada öne çıkarabileceğim şey şu: Küreselleşmeye alternatif bir izah getirilebilir. En azından izleyicinin hayal gücüyle birlikte bu mümkün gibi. Bugün hepimizin bildiği üzere, küreselleşmenin asıl 'müsebbibi' olarak her gün aynı manifesto ya da reçete karşımıza çıkarılıyor: İktidarsızlık. İşte ben bunun karşısında mücadele etmekten yanayım. Bienali gerçekleştirirken hangi zorunluluklarla karşılaştınız? İşlerin mekanlarla, şehrin de sizinle ilgisini nasıl sağladınız? Özellikle kenti keşfeden ve harekete geçiren sanatçıların izini bulmaya çalıştım. Salt mekana odaklı proje önermeyen, 'sokağa taşan' sanatçıların sayısının 20'yi bulduğunu söylemekte fayda var ki, bu hiç de azımsanmayacak bir oran. Aslında genel bağlamıyla, mekanların seçimlerinde asıl baskıcı unsur, sanatçıların kendi tercihleriydi! Antrepo'nun Bienal'e geri dönmesi gerekiyordu çünkü 'kunsthalle' tipi bir alanın Bienal merkezinde bulunması lazımdı, Ancak Tophane, Ayasofya ve Yerebatan'ın da Bienal mekanları arasında yer almasında da aynı durum etkili oldu: Neredeyse eşit sayıdaki bir başka sanatçı topluluğu, İstanbul'un mimari tarihi içinde yer alabilmeyi tercih etti. Büyük bir talih eseri istanbul Bienali; mimari mekanların boşaltılarak bienallere tahsis edildiği ve bienal küratörlerinin ihtiyaçlarının belli bir kısmına yanıt verebilen sanat etkinlikleri arasında. Ki bu nadir bir fırsattır. Türkiye'nin konumu ve tarihiyle kurduğunuz ilişki nasıldı? Hazırlık aşamasında Osmanlı İmparatorluğu'nun geçmişiyle özel olarak ilgilendim. Özellikle bir zamanlar imparatorluk sınırları içinde kalmış topraklardan gelen sanatçıları, Bienale dahil etmeyi tasarladım. Örneğin İran, Mısır, Bosna ve Sırbistan, özellikle sanatsal duruşları ve politik konumlarıyla ilgilendiğim ülkeler arasında yerlerini aldı. Ankara ve Diyarbakır gibi farklı kentlerde yaşayan ve üreten sanatçıların da Bienal'e katılması benim için önemliydi. İstanbul gibi Avrupa ve Asya kıtasını buluşturan bir kentte, Asyalı sanatçılara özel bir önem verilmesi gerektiğini düşündüm. En önemlisi, İstanbul'u bir dünya başkenti olarak yeniden tanımlama gayreti içinde oluşum. Ticaret ve dolaşımın yaşandığı bir şehirde, dünyanın dört bir yanından gelen sanatçıların dağılmış olmasına çaba gösterdim. Ya izleyicinin beklentileri? Katılımcı sanatçıların kariyer ve yaş ortalaması düşünüldüğünde, İstanbul Bienali görece daha genç bir etkinlik. Bienal'de 20'li ve 30'lu yaşlardaki sanatçıların ağırlığı var. Birçoğu bu türlü bir etkinliğe ilk kez çağrılıyor. Bu seçimleri yaparken olabildiğince taze bir perspektif sunabilmenin şüpheciliğiyle hareket ettim. Bunda 'yerel' bir izleyiciyle karşı karşıya gelmemin de etkisi büyüktü. Zira onların da, tıpkı dünyanın geri kalanındaki uluslararası izleyici gibi 'daha önce görmedikleri' şeylerle karşılaşmaya hakları var. Bienal'de 'dış mekan' kaynaklı (outdoor) özel projelerin ağırlığı epey hissediliyor. Sizce iç mekan sanatçıları ile dış mekan sanatçıları arasında bir değer ayrımı var mı? Bu tür sanat eserlerinin diğerlerinden daha öncelikli ya da önemli olduğu kanısında değilim. Bu çalışmalar iç mekanlarda sergilenen yapıtlara ışık tutabilir bence. Benim için bir sergiyi gezmenin en ideal yolu, önce 'ana mekan'ları (venue) gezmekten geçiyor. Mekan dışı ve uzağında kalan projeleri keşfetmeyi daha sonraya bırakmak iyi olabilir. Sonra belki, yeniden ana mekan sergilerine dönmek ve yapıtlar arasındaki farklılıkların tadına varmak mümkün. Örneğin, Cildo Meireles'in Bienal alanı dışına taşırdığı dört daireli kavşak apartmanı projesi ya da Doris Salcedo'nun, kullanılmış sandalyelerle kaplayacağı ardiye veya Mike Nelson'ın bir marketin köşesinde, gözden uzak bir yere hazırlayacağı 'rehabilitasyon' projesi, izleyicilerin İstanbul'u bu sanatçıların gözlerinden daha farklı olarak görebilmelerine fırsat verebilir. 'Şiirsel Adalet' gibi bir kavramla, bugünün acımasız ve normsuz dünyasının karşısına çıkmak bir tür romantizm sayılmaz mı? Bunun ardında ne var? Konumumu ille de romantik olarak nitelemeyi uygun bulmuyorum. Sanatın ne kadar önemli olduğunu bir düşünün; tarihsel perspektifte, birçok kültürün ticaret ve savaşlardan geri kalanları bize verdiğini ve sanatın bu kültürleri gelecek kuşaklar adına korumak ve kollamak üzere kitlelere neleri bıraktığını görürsünüz. Bugün aslolan, güncel sanata karşı yabancılaşmış kitlelerin yarattığı hüzün. Ama bu, güncel sanat pratiğinin o kitleler adına sözcülük yapmayacağı anlamını taşımaz. Çünkü öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, kurumsallaşmış pek az gerçek var ve insanların pek azı bu olgulara karşı güven besliyor. Bu noktada, dayanışma içindeki sanatçıların taşıdığı yaratıcı vizyonun, hala hayati ve toplumu dönüştürücü bir güce sahip olduğunu düşünüyorum. İnsanlık, bugün pratiğe oldukça zor, hatta imkansız oranda geçirildiği aşikar olan 'adalet'in 'şairane' yönüyle nasıl olur da ilgilenebilir? İlgilenmeli. Çünkü şiir ve adaletin günümüzde birbirinden ne denli uzakta durduğunun bilincinde değiliz. Bu yüzden ikisini bir arada akla getirebilmek yönünde çaba sarfetmemiz gerekiyor. Ancak kendimi tekrar etme riskini göze alarak şunu söyleyebilirim ki, sanatçıları tam da bu yüzden ön safta tutmak gerekiyor. Onlar bugünün gerçekliğinin ötesinde duruyorlar ve hazmı, anlaşılması zor konular üzerine hayal kurmamıza, düşünmemize olanak tanıyorlar. Kuvvetle inandığım bir diğer olgu da, sanatsal ifadenin yaratıcı düşünce adına bir modelolduğu ve bunun gündelik hayata uyarlanabilirliği. Sanatçılardan birçok şey öğrenebiliriz. Ama bunu onları taklit ederek değil, dünyanın insanı frenleyen gidişatina razı olmayan, yeni keşiflere olanak yaratan ve mevcut gerçekliğin ötesine taşan tavırlarını özümseyerek yapabiliriz.. Milliyet Sanat Dergisi tarafından gerçekleştirilen Dan Cameron röportajı (Eylül, sayı: 2003 / 534, ss. 9-10) |