Türk Resmi Seçkisi    

Dönemsel Sergiler Dosyası   

  Eleştiri & Tez Dosyası   

Tartışma Dosyası   


  Müze Dosyası    

( İstanbul Bienali Dosyası )    

"YAŞAM, GÜZELLİK, ÇEVİRİLER / AKTARIMLAR VE DİĞER GÜÇLÜKLER ÜSTÜNE YA DA İSTANBUL'A MELEKLER"

Çağdaş düşüncesi etkisi altına alan karamsarlığa rağmen, daha eşitlikçi, hoşgörülü ve dolayısıyla yaşanabilir bir dünya kurmaya çalışmak için hala bir çok dürtü ve neden var. Hala yaratılmayı bekleyen güzellik biçimleri olduğunu seziyoruz. Hala keşfedilmeyi bekleyen farklı yaşamlar olasılıkları bulunduğunu biliyoruz. Ve gerçekliğe arka çıkmak. Onu yorumlamak ve dönüştürmek için dile, sanata ve diğer temsil biçimlerine başvuruyoruz.

Mevcut olmayan bir şeyden söz etmemize imkan sağladığı için, dil yoklukla ve ölümün bilinciyle çözülmez biçimde bağıntılı. Dil varolmayan nesneyi simgesel olarak var etme yeterliliği dolayısıyla, deneyim ve inançlarımız için yeni yorumların, yeni biçimlerin doğmasına imkan sağlayarak o nesnenin yeniden oluşturulmasına izin veriyor. Dili ele geçirme yoluyla birer özne oluyoruz, fakat aynı zamanda, dil bizi kendi yasaları karşısında da "özne"leştiriyor.

Çünkü yakın zamanlara kadar dil ile gerçeklik arasında gizli bir karşılıklı ilişki olduğu, sanatın ya da şiirin bunu ortaya çıkaracağı düşünülürdü. Artık dilbilimsel bağıntıların rastgeleliğinin bilincindeyiz, çünkü her dil onları farklı kurallara ve uzlaşımlara göre belirlemekte. Ayrıca psikoanalizin de bize öğrettiği gibi, söylemlerimizin görünürdeki berraklığı ve tutarlılığının altında gizlenmiş bağlantılardan oluşan, fokurdayan bir mağma olduğunu da biliyoruz. Modernite bize aydınlık ve ilerlemeyle dolu bir dünya vaat edip durmuşsa da, modernite projesinin gölgeleri evrensel akıl yansımalarını çoktan paramparça etmiş bulunuyor; şimdi başka dillerin ritmini hissetmeyi, öteki yaşayışların varlığını algılamayı ve daha kararsız ve titreşimli bir dünyada yaşamayı öğrenmek zorundayız. Bu görecilik kimlikler arasındaki geçişi kolaylaştırıyor ve bizi katı doğruların savunucusu olan köktenciliklerin yekpareliğinden uzaklaştırıyor.

Yirminci yüzyılda, sanat iki kutup arasında diyalektik bir giriş - geliş gösterdi; mutlak özerklik ülküsü ve hayatla kaynaşma arzusu. Sanat eserinin bağımsız bir bütün olması ülküsü, Modernitenin özünde yatan sekülerleşme süreci için son derece yararlıydı. Bize, ruhani gereksinmelerimizi yansıtmak için dinin dışında bir alan sağladı ve aynı zamanda yaratının geleneksel efendilerine - klise, aristokrasi ve devlet - boyun eğmekten kurtulmasına da yardım etti. Gene de bu bağımsızlık onu yeni bir tanrının yasalarına boyun eğmekten kurtaramadı: Piyasa.

Günümüzdeki özerklik ülküsü gücünü kaybetti ve sanat artık din ya da devlet propagandalarının ikiyüzlü amaçlarına hizmet etmiyor. Gene de sanat politik düşünceden soyutlanamaz, çünkü ideolojiler en mahrem mekanlarımıza bile sızıyorlar. Suçu ve hazzı düzenleyen kıstaslar, domestik ve kamusal roller arasındaki ayrımlar, tecavüz ya da katliamlardaki korkunç vahşet, üretim ve tüketimin üzerimize yüklediği gözü dönmüş ritm, cinselliğimizi yaşayışımızda karşılaştığımız ayrımlar - bütün bunlar artık sorgulamamız gereken kesin, formüle edilmemiş kurallar tarafından yönetiliyor. Sanat, bugün güzellik yaratma arzusu ile sanat yapıtını dil ve gerçeklik arasında bir köprüye dönüştüren pragmatik ve 'ilişkilendirici estetik'in temel bir unsuru olma işlevini bağdaştırma çabasında, bunun için de başka hedefler gözetmekte. Algılarımızı değiştirmeye ve yorumlarımızı harekete geçirmeye katkıda bulunduğu ölçüde, sanat bireysel tavırlarımızı değiştirebilir, sosyal davranışlarımızı dönüştürebilir.

Bunun bilinciyle, 5. Uluslararası İstanbul Bienali'ne katılan sanatçılar, çağdaş sanat ortamının türlü gerilimlerini ve belirsizlikleriyle yüzleşmeye ve onları yorumlamaya yarayan bir köprü niteliğinde işler ortaya koydular. Birey de toplumsal farklılıklara da saygı gösteren ortak bir dil oluşturmaya çalışıyorlar. Bu amaçla uluslarötesiciliğin (transnationalizm), bölgeciliği reddedişin (deterritorialization) ve melezleşmenin (hybridization) hızla yeni gerçeklikler haline geldiği yeni bir paradigmaya uyum sağlamak için, süregiden bir çözümleme ve anında çeviri sürecine katılıyorlar.

Bariz bir toplumsal değişim bağlamında, çağdaş kültürün halletmesi gereken belli başlı meselelerden biri, birey ve kültürün kimlik kavramlarının nasıl yeniden formüle edileceğidir. Bireysel özgünlükleri ortadan kaldıran dogmatizmi sorgulamak, küreselleşme ile yerel kültürlerin hayatta kalmasını dengelemek ve yeni teknolojilerin ortaya çıkış hızıyla olduğu kadar göçler ve kültürel pazarların yeniden düzenlenişiyle de ilintili yer değiştirmeyi yeniden tanımlamak gerekmektedir.

İstanbul bu değişimleri algılamak ve çözümlemek için ayrıcalıklı bir yer. Üstüste bindirilmiş kültürleren katmanları, onbeş milyonun üzerinde nüfusu, birden fazla sayıda, yanyana varolan merkezleri ve sonsuz periferiyle İstanbul, kaosun kendi düzenini bulduğu bir yer. Bu şehirde binalar yükseliyor, yıkılıyor, yeniden yükseliyorlar; küresel, mimari ve kentsel bir planlamanın bir parçası olmaktan ziyade süregiden, anonim bir boz - yap sürecinin bir parçası olarak. Kimlikler eş zamanlı, sonsuz bir kabarcıklanma içinde birbirlerine karışıyorlar. Hayat zorlukları yoksayan bir güçle sürüyor.

Bu çakışmaları ve yerin karmaşıklığını göz önünde bulundurarak, 5. Uluslararası İstanbul Bienali kenti serginin bir parçası olarak ele almanın zorluklarına meydan okumaya karar verdi ve kentin karakteri için geleneksel olarak kullanılan metaforlarından birini, Doğu'yla Batı arasında bir kapı, Asya ile Avrupa'yı birbirine bağlayan sembolik bir köprü olma yolundaki tarihi işlevini uç noktasına götürdü. Atatürk Havaalanı'nı, Haydarpaşa ve Sirkeci Garları'nı kentin kapıları ve kimlikler için birer poryum olarak kullanma kararının ardında yatan neden budur. Sözkonusu bölgeler sadece birer bina değil, binlerce yolcu tarafından kat edilen , rastlansal karşılaşmaların ve çok katmanlı alışverişlerin yer aldığı küçük virtüel kentlerdir. Oralarda, akıp duran trafik, sürekliliklerin kesintiye uğratılışıyla kopuşlar yaşar, çeşitlilik, güzellik ve hız yoruma direnen bir karışım içinde bir arada bulunur.

Bu geçiş yerlerinin yanı sıra, Kız Kulesi ya da Kadın Eserleri Kütüphanesi gibi büyüleyici ya da anlamlı noktalar da sanatsal projelere ev sahipliği ediyorlar. Bu iki yerin seçilişi kadınların şiirsel imgelemde kapladıkları önemli yere verilmiş bir cevap olduğu kadar, kadının denetim altında tutulması ve boyun eğişe zorlanmasına bir tepki. Boğaz'ı geçerek İstanbul'un Asya kıyılarını Avrupa kıyılarına bağlayan feribotlardan birinin kullanılması ise, Foucault'nun "heterotopia"lar adını verdiği yer - olmayan - yerler'in önemini vurgulama ve onların cinsel çağrışımlarını ve 'başkalık' adaları olarak gördükleri işlevleri çözümleme isteğinin bir sonucu.

Bu dinamik, hareketli oldaklar dışında, Aya İrini Müzesi, Yerebatan Sarnıcı ve Darphane-i Amire üçgeni, katılımcı sanatçıların en yoğun olduğu bölge. Aya İrini'nin yalın, ağırbaşlı iç mekanı dişil unsurun gücünü yansıtan, fantezileri hayata geçirme ve çocukluğun sembolik hayaletlerini yeniden yorumlama arzusu olduğu kadar, ayrı kıyılar arasında bağlantılar yaratma ve yerleşik otoritenini normlarını sorgulama arzusunu da dile getiren hassas, yoğun sanat eserlerine evsahipliği edecek. Sarnıcın karanlık, rutubetli atmosferi sessizliğe ve suya yönelen sanatçıları barındıracak. Bu sanatçılar acıyla güzellik arasındaki gidiş - gelişleri anlamak için ışık - gölge, yavaşlık - hız kavramlarının ne anlama geldiğini araştıracaklar. Darphanenin dar sokakları ve yapı çeşitliliği labirentinden yol alarak ise kimlik, iletişim, deneyim ve düşler üzerine birçok düşünceye yaklaşabileceğiz.

5. Uluslararası İstanbul Bienali'nin sanatçıları işlerini sahnelemenin yanısıra, "İstanbul'daki ready - made'ler" adlı bir projeye de katılmaya çağrılılar. Bu proje, şehir içindeki an, durum ya da nesneleri yakalayan enstantane fotoğraflardan oluşuyor; amaç, sanatın bize nasıl hayatı başka bir biçimde algılamayı öğrettiğini, güzelliğin nasıl en sıradan, en basit gündelik olaylarda ortaya çıktığını ya da çağdaş bir metropolisin kaotik çakışmalarından nasıl akışkanılığa ulaşabileceğini göstermek… Bu sanatçılar, Bienal ekibiyle birlikte, tüm enerjilerini, kaygılarını ve hazlarını 5. Uluslararası İstanbul Bienali'ne adadılar. Sık sık ve bütün engellere rağmen, bana meleklerle çevrili olduğum duygusunu yaşattılar. Birlikte zorlukların üstesinden gelmeye, yaşadığımız zamanı yorumlamanın yeni yollarını bulmaya, başkalarına ulaşmak üzere alıntılar yaratmaya; ayrıca hayatta da sanatta da, esinini büyük ölçüde aşkın gücünden alan süreçler bulunduğuna tanıklık eden çevirilerin yer aldığı mekanlar yaratmaya çalıştık… Aşk toprağa düşen, göveren ve bir sanat yapıtında, bir sergide ya da bir yaşantıda yer almak üzere yeniden ortaya çıkan güçtür; çünkü, Semiha Berksoy'un dediği gibi, "aşkta çeviri diye bir şey vardır". Ve kimi zaman, insanın bir kişiye duyduğu aşk, ya da bir kente duyduğu tutku sanatsal yaratı için gerekli olan enerjiye dönüştürülebilmelidir. Bu, dünyayı yorumlamanın ve icat etmenin en ilksel yoludur, dünyayı daha az şiddet dolu, daha adil ve daha yaşanılabilir kılmak için.


Rosa MARTİNEZ


Yenilikler & Öneriler Benim Koleksiyonum Ödüllü Bulmaca Beş Bölgeli Büyütme Uluslararası Sanat-Linkleri Sanatçı Atölyeleri ıyelik

Anasayfa | Koleksiyonlar | Sergiler | Araştırarak Öğrenmek | Sanat Takvimi | Etkinlikler | Araştırma Kaynakları | Sanatçı Sayfaları | Paneller | ıletişim | Bilgi & Haber | Sanal Müzeye Katkı | Sosyal Merkez | Site Haritası