![]() |
|
|
|
||||||||||||||
|
Grekçe "büyük kent" anlamına gelen megalopolis sözcüğü kentin büyüklüğünü boyut olarak değil, yapısal yayılmanın ötesinde, tinsel boyutta ele alır. Eski metinlerde megapolis "aşkın"dır; Atina ve Troia'yı betimler. "Büyük kent" anlamında değil, "aşkın, eşsiz kent" anlamında kullanılır. Megalopol kavramı son günlerde İstanbul için gündeme gelen "megapol" yönetim modeliyle bağlantılı değildir. Megapol modeli mekan denetimi ve halkın yönetimi ile ilişkilidir. Megapol sözcüğü gramer olarak Grekçe'nin kurallarına uygun olmadığı gibi, fiziksel büyüklük ifade etmeye çalışan bir sözcük olarak da Grekçe'de kavramsal karşılığı yoktu. Yani megepol yönetimine ilişkin bir terimse, megalopol da tinsel bir değerlendirmedir. Megalopol, metropole karşı ya da onu devam ettiren bir kent düşüncesiyle ilintili değildir. Megalopol'ün geçmişi olsa da bunun, ne bizzat bir mekanın geçmişine ait olması gereklidir, ne de tarihi süreklilik sonucu evrimselliğe dayanan bir gelişme içinde kenti megalopolleştirme erkindedir. Megalopolün kaynağı bir evrimde değil, bir ursprung, bir "sıçramada" yatar. İstanbul'un megaloplleşmesinin yöntemi budur. İstanbul'un geçmişinin anlatısıyla bu "sıçrama" ehlileştirilmeye çalışılsa da, bu tarz geleneksel yazılımlar megalopol için geçerli değildir, istanbul 20.yüzyılın önemli bölümünde gösterdiği üretici, içine kapalı modelden koparak 19.yüzyılın son dönemlerindeki kente doğru döner. Merkez kent göçer ve göçenlerin zorunlu istilasıyla karşılaşır ve göçülen alanların kentin dokusuna nüfuz etmesiyle ayrı ayrı aynılaşır. Resmi söylemlerin aydınlık, güdümlü mekanların, top atışı boyu uzun ve düzgün yollarının, dolaşım biçimlerini öngören tasarımlarının hükmünü sürdürdüğünü iddia etmek de mümkün değildir. Uygar olmayan irade bu tasarımları bozar. Megalopol aslen önceki kent modellerinden bir kopuştur ve ortaçağlaşmayı da barındırır. Ortaçağlaşmaktan anlaşılan, tıpkı Orhan Pamuk'un Kara Kitap'nda olduğu ve Uberto Eco'nun yazdığı gibi kent içinin "klanlaşması", kendine özgü yeraltılarını, aykını varlıklarını ve kültürlerini üretmesidir. Megalopol'ün fiziksel sınırları yoktur çevrisini kendine ekler, görünmez kablolarla da kendi ötekilerine bağlanır, başka diyarların insanları aracılığıyla kendi geçmişine sarmalanır. Sınır bilmediği için megalo'dur, aşkındır. Mani'si ise kuşatılamaz bilinçaltı ve us ötesidir. Uygar olmayanları taşır ve onlarla taşar. Megalopol'ün merkezi yoktur, merkezi düşünceye itibar etmez, sadece gürültünün azaldığı ve yoğunlaştığı alanları vardır. Merkezi çevre, çevre merkezidir. Çevre merkeze yerleşirken, merkez, nostalji alanının lirik kırsal düzenlemelerle kent dışında yeni baştan kurar. Kent göçebeliği, gündelik dolaşım tuhaf boyutlardadır. Bazı yazarlar, megalopol ve metropol kavramlarını eşleştirerek, megalopol yerine metapol'ü kullanmayı yeğlemişlerdir. Onlara göre metapol kendini düşünen ve konuşan bir kenttir. Ancak,metapol yakın geçmişini ve zamanını bir déj´a - vu gibi görür, bu ise daha önceden gördüğü ile birlikte hiç görmediğini de yaşayan İstanbul'a uymaz. Ordaki kültürler, suriçi dışında salt bir tüketim alanında vucüt bulamazlar, salt "yerel mutfaklarla", "hatıra eşya" dükkanlarında dolaşıma açılmazlar. Kent bir vitrine dönüşmez. Kültürler, başka kültürlerin turizmine ve turistik temaşasına açılmak uğruna kendilerinin taklidleri olmazlar. Çeşitli örtünmeler altında apayrı takas alanlarında varlıklarını sürdürürler ki bunlar suç ve günah işleme, alanlarıdır. Suçtur, çünkü düzenli ekonomik dolaşım sistemi dışındadır ve koşuttur; çünkü dolaştırılan mal bir başkasının sahtesi, sematik değişime uğramış, yasak olanı olabilir. Örgütlü suçtur. Megapol olmak İstanbul'un kesintiye uğramış kaderindedir. Kuzey ile Güney arasında oturan, Doğu ile Batı'yı kesen bir eşik, olmayan bir yerdir. İstanbul'un kendinden kaynaklanan bir yönü yoktur. İstanbul'da coğrafi terimler, coğrafi terimlerin taşıyageldiği yükten ferahtır. Merkez değildir, çünkü merkezi düşünceye itibar etmez, o sadece orada, ortadadır. İstanbul'un ortadalığını varsaymak, ülkeyi yörüngeleştirmek anlamına gelmez, çünkü kimse İstanbullu değildir ve herkes İstanbullu'dur. İstanbullu artık değişmez ve kendinin sahip olduğunu varsaydığı bir zemine, zamana ve nüfuza nüfuz edemez. İki ayrı varoluş tarzı birlikte yaşamaktadır. Birincisi ad hoc iradenin dünyasıdır. Bu irade kendi kentliliğini kendine göre kurar. Bu medeni yaşantı dışında despotik, karanlık, eklemeci, parçacı bir yaşantıdır. Öteki irade ise kenti ad hoc'dan arındırmak üzere kurulur: Arterler açılır, yüce yapılar yapılır, stratejik anıtlar yerleştirilir. Yönetim cemaatin dolaşımını olduğu kadar kişinin bedeninin toplumsal mimarisine de dikte eder. Taksim Sular İdaresi önünde çekilen vazgeçilmez ilk aşk fotoğrafları sizlere bugün ferah bir kentin nostaljik günlerini hatırlatabilir. Ama bunlar aslında fotoğrafların kendisinde bile olmayan özlenen gençliktir. Fotoğraf geride orjinali olmayan bir nostaljik zamanı, modern zamanları yaşatır. Modernist yenilenme dönemlerinin nostaljisi ise, sadece bir grup insanın, ki onlar cemaati belli bir yöne itmek üzerine varlıklarını sürdürrükleri için bunun bunalımını kendi başlarına yaşarlar ve modernist yenileşmeden post - modern duruma geçişleri başkalarına nazaran çok sancılıdır, "Ötekiler" kendiliğinden post - modern olarak, seçtikleri ve tutundukları fantazmagorik kimlikler silsilesini modern öncesinden post - modern'e taşımayı pekala tutarlı bi şekilde bilirler. Modernist yenileyiciler ise sadece ve sadece Cumhuriyet bellekli olduklarından, (ki bellekleri aslen bir sillinmişlik üzerine kuruludur) yalnızca renksiz bir elit teşkil edebilirler. Ad hoc İstanbul'un, bazı başka kentlerde olduğu gibi, has yasasıdır. Yeniden kullanma, semantiğini değiştirme, ekleme, yapıştırma, montajlama hüküm sürer. Hayatın her elenına yayılan ad hoc zihniyet, göçebeliğin maddi simgeleri olan, bitmemiş binaların üstünde görülen demir filizlerden başlayarak gündelik yaşamda kendini sürdürür. Charles Jenks ve Nathan Silver'ın Ad - Hocism'de yazdığı gibi ad hoc, varolan bir düzeni ya da hazırdaki bir durumu, çok az fire vererek yeniden kullanır. Ekonomisi geçici kullanımın yararı üzerine kuruludur. Burada montaj ilkesi de söz konusudur çünkü montaj, Türkiye'de sanayiin bir dönemiyle bağlantılı olarak kullanılsa bile, bu kullanımın ötesinde, henüz varolmayanı ortaya çıkartmak yerine varolanı çevirerek ondan yeni bir kullanım nesnesi yaratmakla, uyumsuz olanların eklenmesiyle de açıklanabilir. Ad hoc ile kitsch salt nesenelere bağlı olarak değil de, tavır, tutum ve yaşam kurgusunda aranırsa düpedüz kitsch olarak tanımlanabilecek durumlar kendini gösterir. Çünkü ad hoc montaj, kitsch bir tavır ve tutumun sonucudur ve kitsch artık altkültür nesenelerine aktarılan salt nesne statüsünde tartışılamaz. Gündelek kullanım ile sanatsal kullanım arasında bilgisel bir alan farkı var. Kendinden ad hoc olmakla kendini bilmeden ad hoc olmak farklı olduğu kadar ad hoc'u bile bile ad hocolmak farklı durumlardır. Ve bu son durum Türkiye'den bu sergiye katılan sanatçılar için geçerlidir. Vasıf KORTUN |