 |
|
 |
"Constantini Museum" - Buenos Aires.
"Günümüz Sanatçıları Müzesi" - İstanbul...
"Resim yapmak, estetik yaratı eyleminin bir sonucudur. Bu süreç sırasında sanatçı güzellik yaratır; bu sanatın yalnızca sanatçılar tarafından duyumsanan özel titreşimini ve duyumsanmasını iletir ki, bu da sanatın gerçek boyutudur. Bir koleksiyoncu olarak, sanat yapıtına ancak, yaratıldıktan sonra ulaşabilirim. Yıllar boyunca birbirini peyder pey izleyen alımlarımın uyumlu bir bütün oluşturan bir sanat eserleri birikimi -Belirli ve ünik bir resimsel kimliğe sahip bir Latin Amerika resimleri koleksiyonu- olduğunu düşünüyorum. Tüm Koleksiyonlar gibi eksikleri olan bu koleksiyon, bu yüzyılın modern eğilimlerinin bir çoğunu -kübizm, vibrasyonizm, ekspresyonizm, sürrealizm- olduğu kadar metafizik ve sosyal içerikli resimleri de bir araya getirmekte.
Kuzey yarımkürenin ultramodern akımlarına katılan Latin Amerikalı ressamlar, modern batı sanatında temsil edilirlerken aynı zamanda kendi yerel kimliklerini, ünik coğrafyalarını, bitki örtülerini, mizaçlarını, kendi farklı kültürlerini iletmeyi de başarmışlardır.
Ve özellikle yaşam dolu olan ve büyümesini sürdüren bu koleksiyonun, yukarıda sözünü ettiğim akımlara bilinçli olarak veya farkında olmadan katılan sanatçıların kariyerlerinde sıradışı anları yakalayan en yüksek derecede bir yaratıcılığı temsil ettiğine inanıyorum....
Seçme yöntemi zor, yeni parçalar arayışı metodik ve yeni parçaların alımı yavaştır; bazı parçalar sabırla bir çok yıl bekledikten sonra alınmışlardır. Seçilen parçaların bazıları aradan on yıl geçmesine rağmen hala satışa sunulmamışlardır; belki bir zaman sonra koleksiyonumun bir parçası olabilirler.
Bana çok şey öğreten, koleksiyoner ve uzman olarak bana yararlı tavsiyelerde bulunan arkadaşım Ricardo Esteves'e teşekkür borçluyum, onun yardımı ve düzenli katkısı olmadan, bu koleksiyon böyle olmazdı....
Koleksiyoner kişi de; sanatçılar, müzeler, satıcılar, "uzmanlaşmış basın" (1) ve hükümetler kadar sanat alanının en dinamik unsurlarından birisidir; ne var ki nihai kullanıcı toplumun tümüdür. Hepimizin çabası onun faydalanmasına yönelik olmalıdır, ve bunu yapmanın en iyi yolu da kültürün gelişiminin ve ileriye götürülmesinin birbirini etkilemesini sağlamakla olur.
Bunları düşünerek, sanat koleksiyonlarının müzeleri ziyaret etmelerinden yanayım; bu yolla sanat yapıtları onları başka türlü görme olanağı olmayan halkın izlemesine ve algılamasına açılmış olacaktır. Aynı zamanda biz iş adamları müzelere katkıda bulunarak yeni alımlar yapmalarına, koleksiyonlarına "başyapıtlar" (2) katmalarına ve bu yolla da kütlesel halk ilgisini sağlamak için katkıda bulunmalıyız". (3)
Yukarıda sanata yaklaşımını özetleyen Arjantinli işadamı Eduardo Constantini 45 yaşlarında ve finans alanında başarılı bir işadamı. Koleksiyonu modern Latin Amerikan ressamlarını ve heykeltraşlarını kapsamakta. Koleksiyonun en çok tanınan ressamları olarak aşağıdaki isimleri sayabiliriz: "Carlos Federico Saez, Faustino Brughetti, Valentin Thiban de Libian, Pedro Figari, Miguel Carlos Victorica, Emilio Pettoruti, Rafael Baradas, Joaquin Terres Garcia, Jose Cuneo, Alfredo Guttero, Tursila Do Amaral, Alejandro Yul Solar, Agustin Lazo, Juan Batile Planas, Roberto Matta, Frida Kahlo, Roberto Aizenberg, Emiliano Di Cavalvanti, Antonio Berni, Candido Portinari, Juan Del Prete, Lidy Prati, Gregorio Vardanega, Jose Gurvich.
Heykeltraşlar arasında ise en önemlileri: Gyula Kosice, Carmelo Arden Quin, Enio Iommi, Claudio Girola, Martin Blaszko.
Yukarıdaki bilgileri "Constantini Koleksiyonu"nu barındırması için açılan uluslararası proje yarışmasına katılan iki mimar arkadaşımdan (4) aldığım belgelerden derledim. Konuya girmişken bina programı ile ilgili birkaç bilgi daha vererek, zengin bir kişinin tek başına gerçekleştirmek üzere olduğu "Plastik Sanatlar Müzesi" girişiminin çapını somutlaştırmak istiyorum:
Buenos Aires'in önemli bir arterinin üzerinde 3333.20 m2 bir arsa üzerinde, Giriş Holü (350 m2), sürekli sergileme odaları (1100 m2), geçici sergi odaları (700 m2), oditoryum (300 m2), Kafe (180 m2), Kitapçı (100 m2), Yönetici (90 m2), İşletme ve Küratör (100 m2), Profesyonel Atölye (80 m2), Genel Bakım Atölyesi (80 m2), Sanat Eserleri Deposu (200 m2), Genel Depo (100 m2), İletişim Merkezi (30 m2) ve teknik mekanlar, servis ve dinlenme mekanları ile kapalı park alanları öngörülen ana bölümler. Toplam m2 4.243 m2 olarak gösterilirken, buna %10 sirkülasyonun ve %20 genişleme olasılıklarının eklenmesi de şartname'ye ilişkin soru/cevaplarda ortaya çıkıyor. Neticede yaklaşık 5.500 m2lik bir yapı söz konusu.
Yarışmayı Buenos Aires'de düzenlenen Mimarlık Bienali kapsamında gerçekleştirmenin sayesinde, jüride çok önemli yabancı mimarların olmasını da sağlayan (Mario Botta, Norman Foster, Kenneth Frampton, Josef Kleihues, Enric Miralles, Terence Riley) organizasyon kaliteli bir proje katılımın da büyük ölçüde garantilemiş olmuş. Yarışmanın birincilik ödülü 50.000 USD, ikincilik 25.000 USD, üçüncülük 10.000 USD ve altı adet de mansiyon söz konusu...
Gençsanat'ın Mart'97 (sayı: 31) ve Ekim'97 (sayı: 38) sayılarında mega bir müze örneği olan Guggenheim Bilbao Müzesini inceledikten sonra aşağı yukarı Türkiye'nin eşdeşi bir "lig"den -Arjantin'den-, tek bir kişinin girişimi ile gerçekleşme aşamasında olan bir müze yapılaşmasının tek başına davranmaktan hoşlanan işadamlarımız için yararlanabilecekleri bir örnek oluşturduğunu düşünmekteyim. (5)
Aslında ülkemizde de bu alanda girişimler yok değil, yukarıdaki dökümanlarla aşağı yukarı eş zamanlı olarak (ilginç bir rastlantı veya kaderin bir cilvesi) elime geçen bir başka belge de İstanbul'da bir "'Günümüz Sanatları Müzesi' Projesi, Kuruluş Çalışmaları Aşamaları"na ilişkin olanı... İsmi bile daha çok başlangıç safhalarında bir proje olduğunu hissettiriyor; dilerim yanılıyorumdur ve bir an önce somut neticeler elde ederler.
Ne var ki, plastik sanatlar gibi çok özel ve kişisel bir alandaki tüm başarılı örneklerin ya iş adamı ya da ağırlıklı bir politikacı ağır sikletin öncülüğü ile gerçekleştiğini bilmekteyiz. Ülkemizdeki plastik sanatlar panoramasının parçalı ve kavgalı panoraması ile otuz parçalı bir vakıf olgusunun bir takım temel doğruları ve seçimleri ne ölçüde yapabilecekleri konusunda çok iyimser olamıyorum. Bu noktada ülkemizdeki eleştirmen, küratör, sanat tarihçisi konusundaki yetersizlikler açığa çıkmaktadır.
"Günümüz Sanatları Müzesi" için girişimcilerin öngördükleri kapsam: ".... uygulamalı sanatlar, yazın, sahne sanatları, müzik, sinema, plastik sanatlar bölümlerinden oluşan disiplinlerarası bir müze olarak planlanmaktadır. Müze koleksiyonları ilke olarak "bugünün sanatı" tanımı içinde oluşturulacak, koleksiyonların oluşumuna uzman kurullar karar verecektir. Mali ve idari açıdan özerk bir "gönüllü kuruluş" kimliği taşıyacaktır." cümleleri ile özetlenmiştir.
Müze için öngörülen misyon ise:
"- Müzenin kuruluş aşamasından itibaren toplumun tüm kesimlerini kucaklayan bir anlayış ile örgütlenmesi, Günümüz Sanatı için bir anlamda toplumsal dayanışma odağı olma niteliğini de birlikte taşıyacaktır.
- Günümüz Sanatlarını tüm disiplinleri ile bir arada toplaması, disiplinlerarası iletişime ortam sağlayacaktır.
- Müze, Günümüz Sanatını izleyici ile buluşturacak; toplumla sanat arasında canlı bir bağ kuracaktır. Sanatın yaygınlaştırılmasına yol açacaktır.
- Günümüz Türk Sanatı'nın uluslararası uzmanlar ve izleyiciler tarafından gözlemlenmesi ve araştırılması için zemin oluşturacak, araştırmalara olanak sağlayacaktır.
- Toplumsal belleğin oluşumuna katkıda bulunacaktır.
- Yaratıcı ortamın oluşumuna katkıda bulunacak, yeni oluşumlara imkan sunacaktır."
maddeleri ile dilegetirilmiştir.
Türkiye'de "uzman kurullar"ın gerçekleştirdiği resim yarışmaları sonuçlarını düşünürsek, "bugünün sanatı" koşulunu değerlendirirsek, otuz kişilik vakıf kurulunun oluşturacağı "müzenin temel sanat anlayışını" ve bunun doğrultusunda alımı yapılacak "müze koleksiyonları" konusunda yine pek iyimser olamıyorum.
Türkiye'de plastik sanatlara gönül vermiş ve hakikaten bir resmi, heykeli, seramiği veya benzeri bir yapıtı veya bir kavramsal sanat yapıtını tüm boyutları ile değerlendirebilecek nesnel bakış açısı sahibi, gustolu çok az insan olduğunu düşünüyorum; ve bu doğal olarak bu insanlarımızın değil de onları bu kıraç plastik sanatlar ortamında yetiştiren, yaşatan 1950-1980 dönemini kontrol eden kuşağın günahı. Son dönemdeki girişimlerin temelinde orta ve genç kuşakların en azından bir bölümünün "dünya vatandaşı" standartlarını yakalamaları yatıyor. Ancak bu arada son yirmi yıllık süreçte kendini kabul ettiren sanatçı sayısının azlığı ürkütücü... Sanatına tutkuyla bağlı (committed) sanatçıların hala eski ve orta kuşak üyeleri arasından çıkması, müze binaları ile uğraşmak kadar acil olarak, bu alana "kendini gerçekleştirme" olanakları sağlamayı gerektirmekte... "Türkiye'de Sanat"ın (Eylül-Ekim 1997) 30. sayısındaki "SANAT PROGRAMI MI? / SPONSORLUK MU?" başlıklı yazımda ileri sürdüğüm savlara paralel olarak, toplumumuzun otuz dinamik ferdinin "ömür törpüsü" komite ve sanat kurulu toplantılarını yeğlemelerinin mi, yoksa kendi çaplarında, kendi gustoları ve insiyatifleri çizgisinde "30 adet sanat programı" ile sanat ortamımızı elektrifiye etmelerinin mi daha yararlı olacağını kendilerine sormaları gerektiğini düşünmekteyim. Ciddi koleksiyoner alımlarının cılızlığı, yeni yetişen kuşakların da "acımasını", "sirkeleşmesini" gündeme getirmektedir.
Bugün bir Bulthaup mutfak da beş milyar TL.dır. Art/İst Sanat Fuarı'ndaki prima bir Orhan Peker resmi de... Komet'in, Ömer Uluç'un resimleri hala onbin dolar mertebesindedir. Otuz/otuzbeş yaş kuşağı orta boy resimlerine bin dolar civarında fiatlar koymakta ve satışta zorlanmaktadırlar. 60 yaşına yaklaşan tanınmış ressamlarımız binbeşyüz/ikibinbeşyüz dolar sınırlarındalardır hala...
Geçen gün Kanadalı bir arkadaşım anlattı; Ülkesindeki tüm kanallarda %60 oranında Kanada kökenli müzik çalınması 20 yıl önce zorunlu kılınmış; ve sonunda tüm dünyada ünlenen Loreena Mc Kennit gibi bazı sanatçılar da ortaya çıkabilmiş. Plastik Sanatlar alanında ise, beğendiği ressamların sergilerine gidip, fiatlara birer sıfır ekleyip, ikibinbeşyüz dolarları yirmibeşbin dolar yapan bir kadının karizması ile nasıl bazı genç sanatçıları anında aranılır, satılır yaptığını anlattı aynı arkadaşım... Ama bizim ortamımız bu tarz profesyonel, gustosu, karizması tartışılmaz insanların ortaya çıkmasını da engellemektedir... Köşebaşlarını tutmuşlar, "para bizde, demek ki zevk de bizde" diyerek tüm akış yollarını kapatıp, tüm dinamikleri ığdış eden kısır bir anlayışın varlığına onbeş yıldır yazılarımla işaret etmekteyim.
Görün işte, kırkbeş yaşında bir Arjantinli koleksiyonunu da yapmış; ileride almak istediği resimlerin programını da, bu günlerde müzesinin projesi ve mimarı da herhalde belli olmak üzeredir, ve bir iki yıl içerisinde de müzesinin açılışını yapacaktır. Hem de bu girişimi yaptığı Buenos Aires kentinin "Ulusal Güzel Sanatlar Müzesi"de (Museo Nacional de Bellas Artes) var iken...
Bizde ise en azından yirmi senedir; bu "Çağdaş Sanatlar", "Modern Sanatlar", "Plastik Sanatlar", "Görsel Sanatlar" veya her ne menemse Müzesi konuşulur, tartışılır; ve de hiç bir yere varılamaz. Bakın 11 milyon dolara Antalya'ya "Cam Piramid"i yaptılar; yönetimini de "Antalya Altın Portakal Kültür ve Sanat Vakfı"na devrettiler; ama finansmanı, mimarisi, programı ve yeğlenen yönetim modeli oldu bittilerle gerçekleşen tartışılması gereken bir olgu o da...
Türkiye'de bu işlerin düzeltilebilmesi için bu işi seven, kaynak ayırabilen iş adamlarının anlaşabildikleri profesyonel danışmanlarla gustolarını ve koleksiyonlarını paralel olarak geliştirmelerinden "SANAT PROGRAMLARI" oluşturmalarından başka çözüm göremiyorum. Dünyada bugün için sanatın müşterisi müzeler ve iş dünyasıdır. Lokanta'nın kalitesini belirleyen müşteri olduğu gibi; sanat yapıtının kalitesini belirleyen de müşteridir. Boş boş bakarak fuar gezen, beş metre ilerisindeki kenarı kalkmış halıyı göremeyerek ona takılıp tökezleyen, resme bakmayı bilmeyen, baksa da göremeyen alıcılarla bir yere varmamız mümkün değildir. İşleri icabı milimetreyi sektirmeyen, kaliteli ile kalitesizi ayırdedebilen, kül yutmaz ancak samimi ve sanata gönülden bağlı yeni insanların piyasaya girmeleri, hem ticari ve taklitçi, kendini tekrarlayan, özgün olmayan yapıtlardan ortalığı temizleyecek, hem de taze çıkışlara olanak sağlanacaktır inancındayım.
Yoksa yeni bürokrasi yaratmalarla, kafa yapıları belli bin yıllık adamları, klikleşmiş bürokrasileri onur üyesi yazmakla "Günümüz Sanatları"nın canlanacağını ummuyorum.
Hiç bir insan bir başkası ile aynı biçimde göremez; birisi için ayan beyan olan bir başkası için son derece gizemli olabilir. Görsellik çağında, plastik sanatlar karizmatik, cesur kimliklerini Türkiye'de de beklemektedir.
Bakalım bu bomboş arenaya kim önce fırlayıp, boğayı boynuzlarından tutmak cesaretini gösterebilecek?
Her kim olursa olsun o yürekli kişiye, rahmetli Bedri Rahmi Reis'i de anarak, Merhaba! (6)
(1) "Uzmanlaşmış basın"mı? "Sanat konusunda uzmanlaşmış basın mı?"; demek ki Arjantin'de bile böyle bir şey varmış; Türkiye'de olduğundan pek söz edemiyoruz da...
(2) "Başyapıt" kavramının bizden başka ülkelerdeki önemini görüyorsunuz.
(3) Eduardo Constantini, Koleksiyon 1996'da "Museo Nacional de Bellas Artes"de sergilendiğinde yayınlanan katalog için kendisinin bizzat yazdığı önsözden...
(4) İstanbul Teknik Üniversitesi, Mimarlık Fakültesinden Prof. Hülya Yürekli ve Prof. Ferhan Yürekli'ye burada teşekkürlerimi iletmek isterim. Y.N.
(5) İlgilenenlere ilgili yarışma şartnamesini ve eklerini ulaştırabilirim. Tlf. 0216.338 53 28 / Fax. 0216.336 79 30.
(6) Türkiye'de Plastik sanatlarla ilgilenen herkese Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun Sanat yazılarını okumalarını bu vesile ile öneririm. Bazı konularda 60 yıldır hala aynı şeyleri yazdığımızı çizdiğimizi göreceklerdir; birçok konuda da (özellikle resim yapanlar) çok yararlı bilgilere ulaşabileceklerdir.
Bilgi Yayınevi Dizisinden: "Deli Fişek", "Resim Yaparken", "Tezek", "Yukule-le'ye Mektuplar", "Resme Başlarken", "Bu Anadolu Var Ya...", "Dol Karabakır Dol", "Kültür Yokuşu", "Kardeş Mektupları".
(7), (8) Ülkemizde siyasete ve paraya hükmeden çevrelerde plastik sanatlara bakış açısının; üstad Cemal Nadir'in bu karikatürleri çizdiği 1940'lı yıllardan bu yana çok fazla değiştiğini söyleyebilir miyiz acaba?
Haşim Nur Gürel
10.10.1997
|
 |