|
Genç Etkinlik'e Nasıl Bakmalıyız? - Emre Zeytinoğlu
"Genç Etkinlik" projesi içinde yer alan sanatçıların gündeme getirdiği en önemli konu, 'eleştiri tavrının yeniden gözden geçirilmesi gereği olmuştur. 1980 sonrası Türkiyesi'nde sanatçılara (özellikle de genç ressamlara) yöneltilen eleştiriler, onların siyasallığı ve toplumsallığı dışladığı üzerine yoğunlaşmış ve üretimlerinin kendi kuralları çerçevesinde yapıldığı vurgulanmıştı. Bunun bir ´panik` durumu olduğu söyleniyor ve paniği yaratan nedenlerin salt ´bilgisizlikten` kaynaklandığı ileri sürülüyordu. Bu eleştiri, eğer ´bilgisizlik` gibi üstünkörü bir sözlük ile noktalanmayıp, olumsuz bir anlam (buna anlamsızlık demek daha doğru olabilir) taşımasaydı, belki de bugün kuracağımız bir eleştiri mantığı'nın özünü ortaya çıkarabilecektik. Ama o günlerde görüldü ki; sanatçıların yüzyüze kaldıkları kaos ortamı sezilebiliyor, oysa çözüm önerileri boşlukta kalıyordu. Örneğin; bilgi kapsamında önerilen tarihsellik ve toplumsallığa duyarlılık ve bunların bileşkesi olan resim nasıl tanımlanıyordu? Bu hiçbir zaman açıklanmamıştır. Toplumsallık denilen; bir ideoloji estetiği ya da sınıfsal bir estetik yaratmak mıydı? Tarihsellik ise, çeşitli zaman dilimleri arasında yer alan ve günümüzde her birine kimi ideolojik atıflarda bulunulmuş (uzlaşamaz) parçaçıklar mı demekti? Umarım, bu eleştiriyi getirenler "uzlaşamaz parçaçıklar arasında ilişkiler kurmayı deneyen yarım kalmış projeler"den söz etmek yanılgısına düşmüyorlardı.
Türkiye'de bir kimlik ve bu kimliğe göre sanat kurgulanmak isteniyorsa, kimin önerileriyle yola çıkacak ve bu seçim neye göre yapılacaktı? Acaba, bugünü geçmişle birleştirmeyi deneyen ve bunu yaparken de, geçmişten, ´manevi` destekler arayan Tanpınar'a mı başvurulmalıydı? Kültürü Osmanlı'da odaklayan Kemal Tahir'de mi karar kılınmalıydı? Anadolu Uygarlıkları'nın özümsenmesi sonucunda bir kültürel model öneren hümanist tavra mı ayak uydurulmalıydı? Yoksa Nurullah Ataç'ın ´Batıcı'lığı mı tercih edilmeliydi? Seçenekleri çoğaltmak olanağı vardır. Tüm bu görüşlerin, ortaya güncel bir sistemleştirme çıkarmadığı ya da yeni bir yapı koymadığı gözönünde tutulursa, tarihsellik bilinci, bunlardan birini seçmek anlamına mı geliyordu? O halde, bugünün verilerinin biçimlendirildiği yaşam, tarihsellik ile nasıl bağdaşacaktı? Bunları, ortaya çıkan bir sanatçı kuşağının çözümlenmesini ( hem de tek başına) beklemek ne derece gerçekçi bir davranış? İşte belirttiğim kaos ortamının ilk aşamasını bu nokta oluşturuyordu. Yani, Türkiye'deki sanatçılar ilk adımda Türkiye'deki düşünsel kararsızlığın içine düşüyorlar, sonra da 1980'li yılların, dünyayı değiştiren dinamiği karşısında bocalıyorlardı. O sırada da, kendilerine sürekli olarak,Türk resminin genel doğrultusunda bir gelişim isteği yöneltilmekteydi ki; bu genel doğrultunun tanımı da son derece göreceliydi. Sözünü ettiğim süreçte (gerçekten) sanatçıların bir panik yaşadığı tartışılmaz. Ama bu paniğin nedenlerinin yanlış değerlendirildiğini de (bir kez daha) vurgulamak durumundayım.
Genç Etkinlik projesinde yer alan sanatçılara aynı göz ile bakmak, yine karşımıza büyük yanlışlıklar çıkartacaktır. 1980'li yıllarda iyice yoğunlaşan ´yeni dünya düzeni` üzerine tartışmalar, eğer o ana kadar kullanılan (hazır) dayanakları ortadan kaldırmışsa, elbette panik kaçınılmazdır. Hangi hazır ideoloji, hangi toplumsal kurtuluş projesine sarılmak mümkündür? Üretim yerine tüketim bir erdem olarak sunulmaya başlanmışsa, eldeki değerlerin yerine ne konulacaktır? Bunlar gibi daha birçok soru yanıt beklemekte, üstelik kontrolden çıkan bir empoze ortamı, yanıtların insani boyutunu yok etmeye yönelik veriler üretmektedir. Bu durum 1990'lı yıllarda da aynı şiddetle yaşanmakta ve günümüzün genç sanatçıları da benzer çıkmazlar içinde hareket etmektedirler. Bundan başka, ulusal kimlik üzerine düşünsel kararsızlığın süregelmesi, Türkiye koşullarını iyice zorlaştırmaktadır. Böyle koşullar altında açılan Genç Etkinlik sergisi, dilerim yine (bir önceki genç kuşağa yapıldığı türden) şablon eleştirilerle karşılaşmaz. Daha açık bir söyleyişle, artık her olur olmaz yerde kullanılmaktan ne anlama geldiği bile (neredeyse) unutulmaya yüz tutmuş sanatçının kimlik sorunu, içinde yaşadığımız sistem koşullarına göre irdelenmelidir.
Yine vazgeçilmez konu başlıklarından biri olan sanatçının altyapısı, açıkça önerilen bir altyapı tanımı çerçevesinde ele alınmalıdır. Onların tarihselliğe ve toplumsallığa bakış açılarının, artık pek de 'orta öğretim ders kitapları'na benzemediği açıktır. Bu yüzden, onlardan (kaynaklarının özgünlük niteliği tartışmaya açık olan) bir kurmaca sürekliliğe ortak olmalarını beklemek yerinde olmaz.
Günümüz kapitalist toplumlarının sosyal sorumluluğu yıkan, bireyi öne çıkartan hareketi içinde, bu genç sanatçıların sosyal sorumluluğu yeniden gündeme getirme deneyleri, doğallıkla (eğer gerekiyorsa) yeni bir eleştiri anlayışının gerekliliğini de zorunlu kılmaktır. Bu yeni anlayış, yeni koşulların iyi saptanmasından, eskiyle karşılaştırılmasından ve yeni bilgiler olarak ortaya dökülmesinden doğacaktır. Örneğin; daha önceki kuşak için yapılan "gerçek olgulara değil, birbirlerine bakarak yapıt üretiyorlar" eleştirisi, acaba günümüz genç sanatçıları için de (aynı rahatlıkla) kullanılabilir mi?
Çünkü birkaç yıl önce salt sanatçılar için söylenen bu söz, bugün tüm bir yaşama uyarlanabilmekte ve her insanın söz konusu eleştiriye maruz kalabileceği ortaya çıkmaktadır. Gerçekliğin, yerini simülasyonlara bıraktığını ve toplumların böylece gerçeklikten uzaklaştığını (kısaca) anımsayalım.
Demek ki, o eleştirinin sahibi de sanatçıyla aynı durumdadır ve yaşamda, ´gerçek`ten o oranda uzaktır. Öyleyse, gerçeğe yönelmenin yolu (eskiye oranla) çatallanmakta ve yeni çıkış yolları ve öneriler gerekmektedir. En azından, eskiye çok fazla güvenmemekte yarar vardır.
Sonuç olarak şunu söyleyebilirim: Bir tüketim toplumunda, sosyal sorumlulukların bilincine ulaşabilmiş bir sanatçı topluluğu ile karşı karşıyayız. Fakat onların (daha önce olduğu gibi) sırtlarını kolayca yaslayabilecekleri dayanaklar bulunmuyor. Onlar kendi çözümlerini (kimseden yardım almaksızın) kendileri üretmek durumunda. Yani önce birey olmak, sonra sosyal güç oluşturmak zorundalar. Şimdi onların yaptığı, kendilerine yıllarca empoze edilmiş bilgilerden, bir ayıklamayla yön saptamaktır. Bu yönler her zaman birbirini tutmayabilir. Bu yüzden, sanatçıların ortak noktalarını saptamaya çalışmak, ulusal düzlemde özgünlük aramak, alışılmış siyasi çözümler beklemek, üslup teşhislerinde bulunmak yanlış bir davranış olur. Onlar bugün kimliği tarif edilemeyen (ya da bilerek-bilmeyerek yanlış tarif edilen) bir toplumda yaşıyorlar ve tarif edemedikleri alışkanlıklara, değerlere, yükümlülüklere sahipler. İşte, sanatçılar bunlara bir anlam yüklemek, yeni bir değerlendirmeye tabi tutmak ve saptamalarını tartışmaya açmak durumundalar.
Şimdi, karşımıza (bir kez daha) genç bir sanatçı kuşağı çıkıyor. Umuyorum ki, onların değerlendirilmesi (bir öncekine göre) daha mantıklı olacaktır.
Genç Etkinlik'e Nasıl bakmalıyız?, Hürriyet Gösteri Dergisi, Ağustos 1995, S. 117
|