|
Şablon Kimlikler, Şablon Koleksiyonlar... - Haşim Nur Gürel
1980-1995 dönemi Türkiye'nin ekonomik, sosyal ve kültürel geleneklerinin alt üst edildiği ve henüz sonuçlanmamış bir süreçtir. Bu dönemde ülkenin resmi GSMH'sı 1837 dolardan 2200 dolara artarken, ihracatımız 2,3 milyar dolardan 17,5 milyar dolara, ithalatımız 5,1 milyar dolardan 23 milyar dolara, dış borcumuz ise 14,2 milyar dolardan 67 milyar dolara yükselmiştir. Görülmektedir ki, Batı dünyası kendisinden daha çok mal alabilmesi için Türkiye'ye kredi açarak kendisine hem mal hem de para satarken, jeo-politik önemi yüksek bir bölgede ağırlığını arttırmayı da hedeflemiştir. Bunun önemli sonuçlarından birisi Türkiye'de gelir dağılımının lehlerine bozulduğu üst gelir gruplarına pazarlanan yabancı markaların körüklediği tüketim eğilimidir.
12 Eylül 1980 askeri darbesinin depolitize fanusunda yetişen yeni kuşakların bir bölümü dönemin başbakanının ve ailesinin başını çektiği sonradan görme ithal "MARKA TUTKUNU" bir yaşam tarzını benimserlerken, bir bölümü de kökten
dinci eğilimlerin reaksiyoner yükselişine katılmayı yeğlemişlerdir. Bu ülkenin nüfusunun yüzde ellisini oluşturan 20 yaşından genç olanların bilinçli yaşamlarının büyük bölümünün 1985-1995 dönemi ile çakıştığı unutulmamalıdır.
Bu dönemde 50 milyar dolardan daha fazla artan dış borçtan payını alan iktidara yakın çevreler hayali ihracat çalışmalarıyla milli gelirdeki paylarını daha da arttırmanın yolunu bulmuşlardır. Değişen Belediyeler Kanununun yetkilerini arttırdığı yerel yönetimlerin iş bitirici başkanları ile kol kola, omuz omuza büyük kentlerin ve güneyin turizm yörelerinin en gözde noktalarını talan edip servetlerine servet katan bu kesimlerin ülkemize armağanı çok sayıda beş yıldızlı otel, birkaç gökdelen ve on binlerce villanın gerçekleşmesi olmuştur.
1980-1995 döneminin bir özelliği de gelişen matbaa olanaklarının da katkısı ile medyanın süreli yayınlar alanındaki patlamasıdır. Uluslar arası tanınmış dergilerin Türkçe sayılarının yanı sıra borsa şirketlerinin desteklediği ekonomi dergileri, dönemin yeni zenginlerini ve evlerini tanıtan mimarlık ve dekorasyon dergileri ve giyim-kuşam alanının ithal ve yerli ürünlerinin "MARKA"larını tanıtan moda dergileri bu dergi enflasyonunun önde gelen yayınlarıdırlar.
Bu dergilerin biçimlendirdiği moda, eğlence, yeme-içme, dekorasyon ve aksesuar seçimi alanlarının yanı sıra asıl ilginç olan iddialı biçimde belirli kişileri, stilleri, tarzları ve sanatçıları pazarlamayı amaçlayan "STİL" ve "SANAT" sayfalarıdır.
Salt sanat alanında yayın yapan dergi sayısında önemli bir artış olmamasına karşılık, dönemin yenileri olarak bir müzayede şirketinin, bir reklam şirketinin ve bir sanat galerisinin finanse ettiği üç yeni dergi, eski ve yeni sanat objeleri tanıtımına katkı getirmişlerdir.
Bozulan gelir dağılımı ve özellikle orta sınıfın çökmesi, kıymetli objelerin ve sanat eserlerinin geleneksel taşıyıcısı olan bu kesimin bu tür mallarını elinden çıkarmasını hızlandırmış ve bu kesimlerden dönemin yeni zenginlerine bu aktarmayı gerçekleştirmekte varolan antikacıların ve sanat galerilerinin yetersiz kalması, yeni sanat galerilerinin ve özellikle yeni müzayede evlerinin kurulmasını nedenlemiştir. Sonbahardan yaza uzanan bir dönemi kapsayan müzayede sezonu sosyal iletişim, seyir ve şov olanaklarını da kapsaması nedeniyle dönemin ilgi çekici gelişmelerindendir. Medya desteği ile toplumun bilgilendirilmesi ise bu müzayedelerin en olumlu yanıdır. Eksperlik kurumlarının veya kimliklerinin netleşmemesi ve bazı durumlarda gerçeklerin hiç de göründüğü veya gösterildiği gibi olmaması gibi olumsuzlukların müzayede evi seçeneklerinin artmasının getirdiği rekabet unsuruyla zaman içerisinde ortadan kalkabileceğini, derinliği olan bir sanat eserleri borsasının oluşabileceğini düşünebiliriz. Ancak bugünkü durumda ekspertiz yapan kişilerin tam profesyonelleşip uzmanlık dallarını belirlememelerinden, sergi ve müzayede kataloğu düzenlemelerinde her zaman titiz ve sağduyulu davranılmamasından ve hepsinden de önemlisi "ALAN MEMNUN, SATAN MEMNUN" ilkesi ve kısa vadeli düşüncelerle olaylara yaklaşılması nedeniyle, sorunların hasır ardı edildiği bu ortamda alım/satım sisteminin otokontrolünü sağlayacak uzman eleştirilerinin hemen hemen hiç olmaması, en önemli eksiklik olarak ortaya çıkmaktadır.
Alıcı grupları, kendi aralarında bilgi paylaşarak ve güvendikleri diğer profesyonellere danışarak beğenilerini ve koleksiyonlarını oluştururlarken, daha önce değindiğimiz yeni medya oluşumlarındaki yazılardan, yaşam tarzı ve koleksiyon örneklerinden de kaçınılmaz olarak etkilenmektedirler.
Ülkemizin değerli sanat objeleri 1850'lerden bu yana Batı dünyasına akmaktadır. Osmanlının varlıklı sınıfları Batı tarzı yaşama özenir ve yaşam çevrelerinin her tür ayrıntısını Batı'dan ithal ederlerken, Batı önce Oryantalizm'in ve sonra da gelişen yeni Arkeoloji biliminin dürtüsü ile Osmanlı toplumunun ve Anadolu'nun hazinelerine el atmıştır. Bu süreç bugün de ana hatları ile sürmektedir. Batı'dan getirilen seri imalat antikalar müzayedelerde yeni heveskarlara plase edilirken, arkeolojik değerlerimize yönelik illegal Batı saldırısı, son yıllardaki bilinçli ve olumlu karşı koyuşa karşın, yine de sürmektedir. Arkeolojik değerlere ilginin yurt içinde de artması gerçeği ise artıları ve eksileri ile konunun uzmanlarının tartışması gereken bir durumdur; bu yazının amacı ise bu olguların tümünü kapsayan "KOLEKSİYON BİLİNCİ" ve "KOLEKSİYONERLİK TUTKUSU" üzerine düşünmek ve bazı olumsuz gelişmelere değinmektir.
En değerli sanat eserleri yüzlerce yıl boyunca nakit olanakları o dönemde en kuvvetli olan ülkelerden, kişilerden ve kurumlardan bir sonraki dönemin en güçlülerine aktarıla aktarıla günümüze ulaşmışlar ve önemli bölümleri de özel ve kamu müzelerindeki son adreslerinde ve yayınlar ve dünyayı gezen sergilerle tüm insanlığa tanıtılmaktadırlar. Ancak bizim ülkemiz gibi geniş perspektifte iki yüz yıldır, dar perspektifte yetmiş beş yıldır ve yakın perspektifte de otuz beş yıldır çalkantısı ve değişimleri bitmeyen bir ortamda, her alanda olduğu gibi sanat yapıtları alanında da doğrular ve yanlışlar yan yana ve iç içedirler. Yazımızın başlarında sözünü ettiğimiz kolay kazançların yeni sahipleri ile ilgili medyanın körüklediği yönde mal talepleri yaratmaktadırlar. Bunun sonucunda sahte tombaklar ve tuğralı gümüşler üretilmekte, Anadolu'nun ahşap yapıları yok olmakta, her tür etnografik ve arkeolojik malzeme İstanbul'a akmakta, rahmetli Necdet Kalay'ın resimlerine varak çerçeveler giydirilmekte, İstanbul ve Haliç sularında Bozburun yapısı kayıklar yüzdüren resimler bile pahaya binmekte ve genel olarak illüstratif, konusu ile ilişki kurulabilen sanatsal ve artizanal objelere yönelik aşırı bir talep oluşmaktadır.
Kişisel beğenileri ve tarzları oluşmamış kişilerin yetersiz veya kötü niyetli danışman veya profesyonellerle çalışmaları sonucunda birbirinin tekrarı olan "ŞABLON KOLEKSİYONLAR" biriktirilmektedir: Hiçbiri önemli resimler olmayan, ancak imzaları bilinen vasatın vasatı resimler (hem eski hem çağdaş), vasat, sıradan antikalar ve bazen de toprakaltı objelerden oluşan birikimler.
Doğal olarak bu durumdan yararlananlar bu bilinçsiz koleksiyonerlere mal satan aracılar ve sıradan imzanın, vasat resmin yanı başındaki "ÖNEMLİ SANATÇININ ÖNEMLİ YAPITI"nı alan az sayıdaki gerçek, bilinçli koleksiyoner olmaktadır. Sürecin bir önemli kaybedeni olarak çağdaş sanatçıların bazıları da gösterilebilirler; çünkü onlar da bu birbirini kollayan klişe koleksiyon sürecinin etkisi altında, bu talebe karşılık verebilmek için kendi kendilerini taklit eden, zengin evlerine sipariş resimler üreten artizanal atölyeler konumuna düşmektedirler. Özetlersek, satıcıların yönlendirdiği, ilgili medyanın biçimlendirdiği "ŞABLON KOLEKSİYONER KİMLİK"lerin biriktirdiği "ŞABLON KOLEKSİYONLAR"ın son halkası da "ŞABLON ÇAĞDAŞ SANATÇILAR" olmaktadır.
1980'den beri ülkemizde yaşanan müthiş değişime, çalkantılara, acılara, sıkıntılara, rezaletlere, yapıtları ile tavır koyan veya olayları kendince yorumlayan veya ti geçen kaç sanatçı, kaç sergi ve kaç yapıt anımsayabiliyorsunuz acaba? Ne yazık ki ressamlarımızın çoğunun dünyaya ve ülkelerine sırtlarını dönüp tanındıkları teknik ve konularla yalnızca üretim yaptıkları gerçeği ile karşı karşıyayız. 1980'den bu yana giderek ağırlaşan yaşam koşullarından, tüketim toplumuna yönelme sürecinden ve "MARKA TUTKUSU"ndan kendi çaplarında etkilenen sanatçıların büyük bölümü yaşayabilmek için ortaya çıkan şablonlar doğrultusunda üretime koyulmuşlardır. Bu süreç içinde yer alan bazı kimselerin sanatsal hiçbir kaygılarının olmadığı, 1900'lerin Pera'sının siparişlere karşılık veren ressamlarının günümüzdeki yansımaları oldukları bile ileri sürülebilir. Buna karşılık insanoğlunun, yeteneğini ve ruhunun karanlığını en uç noktalara dek sergilediği yirminci yüzyılın bu son birkaç yılında toplumundaki olumlu ve olumsuz değişimleri önceden sezecek, anlayacak ve çözümleyip topluma yol göstermesi gereken gerçek sanatçı önderlere her zamankinden daha fazla gereksinme olduğunu düşünüyorum. Yoksa belirli kliklerin üyesi insanları gusto sahibi, stil sahibi veya uzman kişi olarak pazarlayan veya niteliksiz ve vasat birikimleri önemli koleksiyonlar olarak lanse eden bir "SATICILAR MEDYASI", alıcıların haklarını koruyan, onları uyaran "ELEŞTİRİ VE UZMANLIK" disiplinleri gelişmeden, "ŞABLON KİMLİKLER"e "ŞABLON KOLEKSİYONLAR" biriktirtmek yolundaki pervasızlığını sürdürecektir.
...
Zaman doğruları ortaya çıkaracaktır; ancak bu arada birkaç kuşak genç içinde yaşadıkları toplum ile etkileşim içerisinde olan gerçek bir çağdaş sanattan yoksun kalabileceklerdir. Yazımızın başlarında sözünü ettiğimiz o binlerce villayı ve duvarlarını doldurmak için üretilen bu sanatsal objelerin içinden acaba kaç tanesi er geç oluşacak çağdaş sanat müzelerimizden birinde yer alabilecektir, merak etmekteyim?
Birbirinin tekrarı evler, birbirinin tekrarı objeler, birbirinin tekrarı sanat eserleri, birbirinin tekrarı insanlar önemli bir "KİMLİK BUNALIMI"nın ve kendi değerlerimize "YABANCILAŞMA"nın göstergesi değil midir?
MARKALAR, STİLLER, UZMANLIĞI KENDİNDEN MENKUL DEKORATÖRLER VE MODACILAR, kendini pazarlayan MEDYA KASTLARI eleştirisizlik ortamında kalıplarını ortalara dökmüşler, "ŞABLON KİMLİKLER"i üretmekteler. Bu insanların alım gücü bugünün "KOLEKSİYON"larını ve belki de yarının "MÜZE"lerini belirleyebilecek ve o zaman hasar daha da uzun vadeli olacaktır.
İşte bu "ŞABLONLAR", "KALIPLAR" donmadan, iyicene yerleşmeden sözü olanlar söz haklarını kullanmalılar; seçmek veya hayır demek durumunda olanlar bu yetkilerine sahip çıkmalıdırlar; yoksa "ŞABLON KOLEKSİYON"ların tekdüzeliğinde genç sanatçı kuşaklarımızın yaratıcılıklarını boğabiliriz.
1 Şubat 1995, Feneryolu
Şablon Kimlikler, Şablon Koleksiyonlar..., Sığ Sularda Sanat ve Siyaset, Sevimce Sanat Galerisi Yayınları: 3, İstanbul, 1996,
s. 17-22
|