|
Türkiye'de Kültürel Söylem Kurguları: Kopuştan Eklemlenmeye ve Geleneksizliğin Geleneği - Hasan Bülent Kahraman
"(...) III
1980'ler Türkiye'de yeni bir darbe ile başlar. Bu, hayatın tüm alanlarını kuşatan bir darbedir. Aşırı siyasallaştığına inanılan bir toplum "te'dîb"edilmek istenmektedir ama "darbe" yalnızca onunla sınırlı değildir. Askerlerin, depolitizasyonu ve apolitik bir toplumu ele alan, öylelikle de toplumu kavramların (toplum depolitizasyon) kendi aralarındaki çelişkiden kaynaklanan bir gerilime iten düzenlemelerinden sonra iktidar yeni bir partiye geçer. Anap iktidarı, başlangıçta ne olduğunu (hem kendisinin hem de iktidarın) bilmeden, ne yapacağını da bilmeden ele geçirir. Yapılan ilk düzenlemeler tümüyle tekniktir. Fakat, çok önemli bir olgu alttan alta kendisini duyumsatmaktadır: Devlet, hem de devleti yeniden güçlendirmek, aşkınsalcı gücüyle yeniden buluşturmak, resmî ideolojiyi yeniden hakim kılmak, bir tahakküm aracı olarak kullanmak isteyen bir askeri darbenin ardından sorgulanmaya açılmıştır.24
Kuşkusuz, ilk yönelimler oldukça popülisttir. Her şey, "halkı öne çıkarmak" (putting people first) gibi, dünyanın hemen her yerinde iktidarın hoş görünmek amacıyla kullandığı bir "slogan"ın kaba mantığına dayanmaktadır.25 Fakat, kısa sürede eylemin momentumu onu denetim altında tutmak isteyenleri de aşacak bir boyuta ulaşmıştır. Devlet, artık yalnızca teknik düzeyde değil, siyasal düzeyde de sorgulanmaktadır.
Bu, kültürel planda çok önemli bir gelişmenin başını çeker. Çünkü, Özal dönemi Türkiye'nin, geçmişini hatırlamayan, bir anlamda geçmişi olmayan, o nedenle de aslında çocuk kimliğine sahip bir ülkenin gerçek anlamda çocuklaştırıldığı bir dönemdir. 1980'lere gelene değin daima çocuk kalmış ama daima bir erişkin gibi davranması istenmiş toplumun ilk kez çocukça davranmaya başlamasıdır. Oyuncaklarıyla oynamaya başlayan, gülen ve neyin olup bittiğini ayıramayan bir toplumdur artık Türkiye. Tek sözcükle, tüketimin keyfini çıkarmaktadır. Kırıp dökmekte, saçıp savurmakta ama aldırmamaktadır. Toplum yoğun bir hedonizmle içiçe geçmiştir.26 O arada toplumbilim bütünüyle değişmiştir. Kent yeni bir anlam ve ağırlık kazanmıştır; taşra bütünüyle çözülmüştür. Kitle kültürü, olabilecek bütün boyutlarıyla öne çıkmıştır.27
Bütün bunlar, ülkenin kendi içinde verdiği bir kararla oluşmamaktadır. 1980'lerin Türkiye toplumuna getirdiği en önemli olgu toplumsal yapının, sözcüğün en geniş anlamıyla, "kapalılıktan" belli bir açıklığa yönelmesidir. Bunda uluslar arası konjonktürün büyük payı vardır. Konjonktürle böylesi bir bütünleşme daha önceki dönemlerde ciddi farklar göstermektedir. Gerçi, kayıp 1970'lerin dışında, 1950'lerde de 1960'larda da dünyayla bir bütünleşme söz konusudur. Ne var ki, o dönemlerde daha ziyade temel bir yerel tercihin olanak ve izin verdiği ölçüde toplumun dünyaya bakmasıdır; ama, Türkiye, o dönemlerde, hangi anlamlara geldiği yeterince ayrımsanmamış Batıcı bir evrenselciliğin, Avrupamerkezli kabulünü yaşamaktadır. Gene de ve her şeye karşın ülkenin kendi "iç koşulları" sıkı sıkıya korunmak istenmektedir. Başlangıçta değinilen ve "bir çatışma gerçeği olarak kültür" diye özetlenebilecek yaklaşımın bir başka boyutu da budur: Dışarlıklı olmak isterken kendisi olmaya çabalayan Türkiye!28
1980'ler bu kısır döngünün ilk kez kırıldığı dönemdir denebilir. Türkiye, bütün sancısını çekerek yöneldiği kitlenin bir parçası olmak istemektedir. Bu, çok önemli bir açılıma tekabül eder. Çünkü, o güne değin, daima "medet umduğu" ve karşısında geçmişini yadsımaktan gelen boşluğun kompleksini yaşadığı Avrupa'ya "kabul edilmesinin", oraya ancak kendisi olarak yönelmesine bağlı olduğu kanısına varmıştır. O noktadan başlayarak da Türkiye, kopuşlara dayanan ve "kopuş kültürü" denebilecek bir anlayışı hızla terk etmiş ve "eklemlenme kültürü"diye tanımlanabilecek yeni bir döneme geçmiştir. Türkiye, o dönemde giderek ağırlık kazanan küreselleşme olgusunun da etkisiyle yerel önemini kavramıştır. Oradan sıçrayarak belleğini yeniden kazanmaya, geçmişini anımsamaya, kendisiyle barışmaya koyulmuştur.
Bu, gerçekten de küreselleşmenin bir uzantısı olarak algılanabilir. Yerelin evrenselleşmesi, evrenselin yerelleşmesi diye özetlenebilecek küreselleşme olgusu,29 Türkiye'ye, kültür bağlamında bu yargının tam bir yansıması denebilecek bir olanak sunarken aslında, temel kültürel paradigmanın çatlamasına da tanıklık etmektedir. Bu sürecin aslında 1950'yle birlikte başlayan dönemle eklemlendiği rahatlıkla öne sürülebilir. Aradaki tek fark, 1950'lerde kitle kültürünün seçkinci bir kültür mantığıyla ele alınmasıyken bu kez seçkinci kültürün kitle kültürünün içinde eritilmesidir. O nedenle, kitle kültürü de kendi özgün mantığını ve yapısını koruyamamış, o da giderek taşra kültürüyle içiçe geçmiş, ona teslim olmuştur.30 Medyalar, üstelik de yeni ve tümüyle olumsuz bir anlayış içinde gitgide egemenleşmiştir.
IV
Her şeye karşın, 1980 ve 1990'ların toplumsal kültürel açılımları "modernizm içinde gelenek" diye özetlenebilecek bir yaklaşıma denk düşer. Gerçi bu süreç beraberinde gelenek vurgusunu büsbütün öne çıkaran dinsel kökenli anlayışları doğurmuş, o kesim de kendisini modernizm kavramının uzağında düşünmek istememiştir ama o yönelimi daha ziyade "gelenek içinde modernizm"diye tanımlamak yanlış olmayacaktır. Modern sonrası dönemin bellekle, mekânla, geçmişle, bilginin merkezileşmesi ve dolaşımıyla ilgili olarak getirdiği katkılar bu sürecin altında yanan ateşi oluşturur. Aydınlanma sonrası düşüncenin ve yönetsel yapının derin bir eleştiriye maruz kalması Banuri'nin söylediği gibi Avrupamerkezli (Eurocentrst) yapının aşılmasını ve çokmerkezli bir anlayışa ve bilginin merkezkaç bir yörüngeye oturtulmasına olanak vermiştir.31 Bu, kendisini Türkiye'de de gösteren bir husustur. Koloniyalizm sonrası kültürel yapılanmanın tartışılmasında üstünde çok durulan "imgelem" olgusu Türkiye'de de aynen ve o dönemde öne çıkan bir husus olmuştur. Türkiye, her şey bir yana, yeni bir söylem geliştirme zorunluluğuyla karşı karşıya kalmıştır. Bu söylem, dikkat edilirse görülecektir, yeni bir dille, eskiyi kucaklamayı öngören bir anlayışla içiçedir. Merkezi yetkenin en ciddi biçimde sarsıldığı oluşum da kendisini bu noktada gösterir: Dil, artık saltık bir ulusçuluğun sınırlarından çıkmakta, "kültürün" bir parçası olarak görülmektedir.
Bu, dönemin, tüm açılımlarıyla birlikte ele alındığında, yukarıda değinilen örneklerle bir tür art-art-sömürgeci (post-post-colonial) döneme tekabül ettiği rahatlıkla iddia edilebilir. Tadesse'nin vurguladığı üzere bu dönemin en belirgin özelliği devletin "emperyal" etkinliğinin ortadan kaldırılmasıdır ("deimperialization of the state").32 Öte yandan, Appiah ise, artsömürgeci dönemde yaşanan birkaç dönüşüme dikkatleri çeker.
Bu dönüşümler daima iki farklı kavramın birisinden ötekine geçiş şeklinde ortaya çıkmaktadır. Örneğin ulusal kültür kitle kültürüne, yerlicilik (nativizm) artyerliciliğe, yerleştirme (indigenization) göçmenlere, özgüllük (authenticity) karmaya, melezliğe, sınırlar, sınır aşımlarına denk düşmektedir.33 Bu resmin Türkiye'de ilk kez 1980 sonrasında yaşandığı rahatlıkla savunulabilir.
Eğer bu olguların getirdiği çerçeve içinde bakılacak olursa küreselleşme ve postmodernizm Türkiye'de merkezi otoritenin devlet kökenli paradigmasının sarsılmasına yol açmış, bu da tekcil (monistic) kültür anlayışının parçalanarak çoğulcu (pluralistic) bir yapının öne çıkmasına olanak vermiştir. Postmodernizmle birlikte, coğrafyanın tarihe, mekânın zamana göreli üstünlüğünün kabulü, hiç değilse birisinin mutlaka ötekine tercih edilmesinde bir zorunluluk bulunmaması, beraberinde iki şeyi getirmiştir. Bunların ilki eğer az önce değinildiği üzere, yerleşik paradigmanın ulus devlet çevresindeki tartışmasıysa, öteki buna eklemlenebilecek biçimde doğmuş olan demokrasi tartışmasıdır.
Demokrasinin fark, öteki, kimlik gibi olgulara dayanması, bunları yadsıyan bir demokratik anlayışın mevcut koşullarda geçerlilik kazanamayacağı düşüncesi, Türkiye'de de yankı bulmuş, kültürel yapı devletin tercihini aşacak biçimde coğrafya ve dolayısıyla da yerellikle bütünleşmiştir. Etnik grupların kendilerini ifade etmeye başlaması, etnik kültürlerin kendi ayrımlarına varması bu sürecin bir uzantısıdır. Gerçekten de, 1990'ların Türkiye'sinde kültürel kimlik olgusuyla özdeşleştirildiği söylenebilir. Kimlik, artık kültürün bir temel ve kurucu öğesi kabul edilmektedir. Daha önceki dönemde "kültürden kimliğe" giden bir güzergâh izlenirken bu kez "kimlikten kültüre" yönelen bir yörünge kabul edilmektedir.34 Ayrıca, bu yalnızca kültürle sınırlı bir olgu da değildir. Aynı durum demokrasi için de geçerlidir; o da, kimliğin kabulü esasında ele alınmakta ve yeniden tanımlanmaktadır.
Böyle bir süreç, dikkatle izlenirse görülecektir ki, kültür yalnızca seçkinci ve kapalı bir alan olarak tanımlamamaktadır.
Kültür, artık yaşama biçimlerinin, toplumsal örgütlenmenin, bireysel varoluş durumunun bir dışavurumudur. Merkeziyetçi bir tercihe dayanan yukarıdan aşağıya indirilen, toplumsal yapılanmanın görmezden gelindiği bir dayatmacı kültüre değil, artık toplumun kendi gereksinimleri ve arayışları doğrultusunda biçimlenmiş bir kültür tercihinin aşağıdan yukarıya tırmanışına tanıklık edilmektedir. Bu durum şaşırtıcı bir örnekle saptanabilir. Benedict Anderson, Avrupalıların daha 16. yüzyıldan başlayarak Amerika ve Afrika'da yeni buldukları ve yerleştikleri yerleri eski yerleşim merkezlerinin adıyla tanımladıklarını söyler: New York, Nieuw Amsterdam, Nouvelle Orleans, Nova Lisboa...35 Şimdi çevremize baktığımızda Yeni Bosna, Erzurum Mahallesi görmek şaşırtıcı değil, tersine bu durumun pekiştirici bir göstergesidir.
Türkiye bir sorunla karşı karşıyadır. Türkiye, kültürün aşağıdan yukarıya tırmanmasına tanıklık ederken, kültürün seçkinci tercihlerin ötesinde ve neredeyse önlenemez biçimde kendiliğinden oluşumunu gözlemlerken bir karar vermek zorundadır. Her şeye karşın merkeziyetçilikten vazgeçmeyen bir yönetsel yapıda Türkiye, kültürel ortamın demokratikleşmesini gerçekleştirebilecek midir? Bu sorunun yanıtı toplumun sivillerle askerler, merkezle çevre arasında yaşadığı gerilimde saklıdır. Ayrıca da bu yanıt tersine çevrilirse en az bir önceki kadar önemli bir sonuca varılacaktır: Eğer Türkiye demokrasi kültürünü toplumda yeterince temellendiremezse ve etkinleştiremezse elbette kültürün demokratikleşmesini de sağlayamayacaktır. Toplumun çoğulcu, merkezkaç güçler etrafında örgütlenmiş, sivil yönetsel anlayışla, yani demokrasiyle içiçe geçmemesi, bugünkü gerilimi sürdürecektir.
Burada son olarak şu sorulabilir: Acaba kültürün demokratikleştirilmesi kitle kültürünün, medyatik kültürün, lumpen kültürünün mutlaka kabul edilmesi anlamına gelecek midir? "Halkı öne çıkarmak" sloganının yaygınlaştığı ve gitgide popülist içerik kazandığı bir dönemde belki de "devleti öne çıkarmak" şeklinde yaygınlaştırılabilecek bir anlayışın geçerli olabildiği tek nokta budur. Devlet, eğitsel düzeyde elbette evrensel (yalnızca Avrupamerkezli bir evrenselcilik anlamına değil elbette ) ve seçkinci bir kültürü işleyecek ve geliştirecektir. Şurası muhakkak ki, seçkinle "sıradan insan" arasında farklı bir kültür tercihi olacaktır. Sorun bunlardan herhangi birisinin ötekine zorla dayatılmamasıdır. Küreselleşmenin ve postmodernizmin demokrasi bağlamında toplumlara önerdiği de öğrettiği de zaten başka bir şey değildir. Bu, Türkiye'nin de çoğulcu, karmaşık, kaypak bir kültürel zemini içine sindirmesi anlamına gelmektedir.
Türkiye'de Kültürel Söylem Kurguları: Kopuştan Eklemlenmeye ve Geleneksizliğin Geleneği, Doğu-Batı, Kasım-Aralık-Ocak 1999,
S. 9, s. 136-140
24 Bu dönemin değerlendirmesi için bknz. Hasan Bülent Kahraman, Sağ, Türkiye ve Partileri
(Ankara: İmge Kitabevi, 1992).
25 Bu sloganın Batı'da merkez sol eğilimli partiler tarafından kullanılmasına karşın Türkiye'de Anap tarafından da işlenmesi, kullanılması, Türkiye'deki eklektik yapının , merkez sağ-merkez sol arasında İdris Küçükömer'in yaptığı saptamalardan bu yana süren çelişkinin yeni ve farklı bir yansımasıdır.
26 Bu olgunun farklı bir perspektifle de olsa sorgulandığı bir kaynak olarak bknz. Ahmet Oktay: Medya ve Hedonizm
(İstanbul: Yön Yayıncılık, 1995)
27 Bu dönemdeki kültürel oluşumların dayandığı zihniyet dünyasının farklı düzlemlerdeki oluşumuna dönük tahliller için Hasan Bülent Kahraman, Bir Sürekli Cehennem
(İstanbul: Kavram Yayınları, 1990).
28 Gene bu dönemin zihniyet tahlili için Nurdan Gürbilek, Vitrinde Yaşamak ( İstanbul: Metis Yayınları, 1992).
29 Bu tanımın ayrıca da küreselleşme- görelilik çelişkisinin ayrıntısıyla tartışıldığı bir temel metin olarak bknz.:
Roland Robertson: Globalization (London: Sage, 1992).
30 1980'li yıllarda ortaya çıkan kültürel oluşumların özellikle, "kültür" , "aydınlar" ve "Avrupalılaşma" bağlamındaki tartışmaların ayrı ayrı ama birbiriyle ilişkili bir biçimde ele alındığı bir yorum girişimi olarak bknz. : Hasan Bülent Kahraman : Beyazlar Kirli: Eleştirmeler (İstanbul: Kavram Yayınları, 1989).
31 Tariq Banuri: "Modernization and ist discontenst: a cultural perspective on theories of development" , F.A. Marglin (eds.):Dominating knowledge: Development, Culture, and Resistance ( Oxford: Clarendon Press, 1990).
32 Z.Tadesse:" African debates on social movemenst and the democratic process",Development, 3, 1992. S. 34-7
33 Anthony Appiah Kwame: In My Father's House: Africa in the Philosophy of Culture (New York: Oxford University Press, 1992).
34 Bu konuda, kavram daha farklı bir anlayışla ele alınmış olsa da bknz.: Çağlar Keyder: "Modernizm ve Kimlik Sorunu", Ulusal Kalkınmacılığın İflası (İstanbul: Metis Yayınları, 1993).
35 Benedict Anderson: Imagined Communities: Reflections on the Origins and Spread of Nationalism (London: Verso, second edition, 1991).
|