Osmanlıdan Cumhuriyet Türkiyesi'ne Kadının Konumu ve Kadının Sanatçı-Birey Olarak Öne Çıkması
 
Küratör : Burcu Pelvanoğlu


Osmanlı'da kadının durumu hakkında bilgi edinmek, konuyla ilgili kitap ve makalelerin az sayıda oluşu nedeniyle oldukça zordur. Osmanlı'da kadından fazla bahsedilmemesinin nedenleri tartışma konusu olmuş ve bu tartışmalar kapsamında kadına değer verilip verilmediği sorgulanmıştır.

İlhan Arsel, bununla ilgili olarak, kadının, Osmanlı toplumunda başlangıçta önemli bir yere sahipken, Yavuz Sultan Selim döneminde etkileri yoğunlaşan Arap kültürünün, Türk toplumunda kadına saygı özelliğinin yitirilmesine neden olduğunu belirtmiştir. (1) Arsel, bu savını örneklerle desteklemiş ve 10-14. yüzyıllarda Anadolu'ya gelen gezginlerin de özellikle değindiği Türk kadınının özgür konumunun daha sonra, tümüyle tersine döndüğünü; kadına, haftada dört kereden fazla dışarı çıkmaması ya da ezan saatinden sonra dışarıda kalmamasının buyrulduğu, hatta doğal afetlerin sorumluluğunun dahi ona yüklenir hale gelindiğini belirtmiştir. (2)

Bu görüşlere karşılık olarak Sema Uğurcan, "Tanzimat Devrinde Kadının Statüsü" adlı makalesinde, Osmanlı'da kadından fazla bahsedilmemesinin, toplumun kadına verdiği değer konusunda bir ölçüt olamayacağını savunmuş ve asıl, kadının haklarını mahfuz tutmak için ondan açık bir biçimde bahsedilmediğini öne sürmüştür. (3) Uğurcan'a göre, halk hikayelerinde ve mesnevilerde çizilen kadın tipleri oldukça güçlüdür.Aynı şekilde Uğurcan, Kanuni, Fatih gibi padişahların yazmış oldukları gazellerde de kadına değer verildiğini belirtmektedir. (4)

Kadına verilmiş olan değer konusu tartışmalı olsa da, Tomur Atagök'ün, "Müslüman Osmanlı'nın başkent İstanbul'da eski Türk geleneklerinden uzaklaşırken Bizans saray düzeninin de bir ölçüde hissedildiği, İslamcı bir yönetimle, kadın ve erkek ayrımının yerleştirilmesine yönelindiği" (5) ni belirten ifadelerine katılmak durumundayız. Osmanlı toplumu, böylelikle kendi kültürüne yabancılaşmış ve bu toplumda kadın da silikleşerek, peçelerin, kafeslerin ardında edilgen bir konuma sürüklenmiştir.

Şerif Mardin, gerileme dönemine gelindiğinde Osmanlı sivil bürokrasisi eliyle Batı'ya dönüldüğünü; sözlük karşılığı "düzeltme, düzenleme, yoluna koyma" olan Tanzimat ile birlikte birtakım düzenlemelere gidildiğini ve üst sınıf mensubu kadınların da bu sırada öne çıkmaya başladıklarını belirtmiştir. (6) Mardin'e göre, Osmanlı toplumunda, kadının süregelen koşulları modernleşmenin gereksinimlerine uymadığından, kadının modernleşmesi yolundaki hareketler üst tabaka eliyle hızlandırılmış ve böylelikle gelişmeler birbirinin ardı sıra gelmiştir. (7)

Sema Uğurcan, yukarıda adı geçen makalesinde, Tanzimat döneminde kadının ev içinden dış dünyaya yönelmesinin daha çok bir moda yoluyla olduğunu öne sürmüş ve bu konudaki görüşlerini, yazın İstanbul'a gelen Mısır Hıdivi ailesinin kadınlarının, saray hanımları ve vükela hanımları tarafından taklit edildiği; bu dönemde, kadınların Avrupa mallarını tercih ettikleri ve hatta bir ara tüketimin geldiği noktanın, Abdülmecit'in kadınların giyimi kuşamı ve davranışları hakkında bir talimatname yayınlamasını gerektirdiğini belirten örnekleriyle desteklemiştir. (8)

Bu dönemde, üst tabakaya mensup ailelerin kızları, konaklarında mürebbiyelerinden, başta Fransızca olmak üzere yabancı dil öğrenmekte, piyano çalmakta ve resim dersleri almaktadır. Aşk-ı Memnu'nun Nihal'i, Felatun Beyle Rakım Efendi'nin cariyelikten evin hanımı konumuna terfi eden Canan'ı ya da Rasim Paşa Konağı'nın Mihri (Müşfik) Hanımı bu bağlamda, aynı bakış açısıyla değerlendirilebilir.

Kadının eğitimi konusunda atılan ilk adım, 1843'te ebelik kurslarının açılmasıdır. 1858 yılında, Maarif Meclisi'nden Sadaret'e bir tavsiye mektubu yazılır. Sema Uğurcan'ın Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nde incelediği bir belgeye göre, kızların cahil bırakılmasının da, belli bir yaştan sonra erkeklerle bir arada bulunmalarının da tehlikeli olduğu bildirilerek bir rüştiye (lise) açılması istenir. (9) Böylelikle 1859'da ilk kız rüştiyesi açılır ancak henüz bir kadın eğitimcinin yokluğu nedeniyle derslere yaşlı, erkek öğretmenler girmektedir. Uğurcan, aynı makalede, ilk kız rüştiyesinin açılmasıyla birlikte devlet talimnamelerinde kızların okutulması gerektiği yolunda yazılar yayınlandığını; gazetelerin, ailelere kızlarını Cevri Kalfa İnas Rüştiyesi'ne götürmelerini teklif ettiklerini ve bu teklifin, tahsilli kızların daha itaatkâr, iffetli ve kanaatkar olacağı, böylece ailelerine refah ve saadet getirecekleri gibi bir gerekçesinin de bulunduğunu belirtmiştir. (10)

1864'te ilk kız sanat okulu, 1870'te ilk Darülmuallimat (Kız Öğretmen Okulu) açılmıştır. Bu arada, Namık Kemal, Şinasi, Şemsettin Sami, Ahmet Rıza gibi dönemin yazarları da yayınlarında kadın sorunlarına yer vermeye başlayarak, bu konuda Ahmet Mithat Efendi'den sonraki yerlerini almışlardır. Halide Edip Adıvar, 1891'de Nisvan-ı İslam ile kadın haklarının savunuculuğunu yapan ve aynı zamanda Batılılaşma karşıtı olarak bilinen Cevdet Paşa'nın kızı olan Fatma Aliye, gazeteci yazar Müfide Ferid (Tek) gibi kadınlar da hemcinslerine, onların toplum içerisinde önemli bir konuma gelmeleri konusunda öncülük etmektedir.

II. Meşrutiyet (1908) ile birlikte "hürriyet" kavramı kadınların sloganı haline gelmiş; savaş ortamı onların sosyal etkinliklerde kendilerini göstermelerine olanak tanımıştır. Bu dönemde kadın dernekleri kurulmuş, kadın dergileri çıkarılmış ve 1913 yılında çıkarılan ilk Tedrisat Kanunu ile eğitimin yaygınlaştırılması yoluna gidilmiştir.

1914 yılına gelindiğinde, kadınlara yüksek öğretimin yollarının açıldığı görülmektedir. 7 Şubat 1914'te, Darülfünun'da kadınlar için serbest konferanslar başlar. Basının da desteğini alan Darülmuallimat mezunu kız öğrenciler Maarif Nezareti'ne başvurur ve 12 Eylül 1914'te, Beyazıt'taki Zeynep Hanım Konağı'nda İnas Darülfünunu açılır. Konferanslar sırasında, her oturumda beş yüz-altı yüz dinleyici hanım bulunurken, okulun resmiyet kazanmasıyla, bu sayı yirmi altıya düşer. İnas Darülfünunu, 1919-20'de Darülmuallimat-ı Âliye'den ayrılarak Darülfünun'a bağlanır. Artık dersler Darülfünun salonunda fakat erkeklerden ayrı zamanlarda yapılacaktır. Kızlar, kendilerine ayrılan ders saatlerini protesto ederek erkeklerle birlikte derslere girince -burada, kızların protesto ettiklerinin de erkek-kız ayrımı değil ama onlara uymayan ders saatlerinin oluşuna dikkat edilmelidir- bunu onaylayan bir karar çıkar ve 16 Eylül 1921'de İnas Darülfünunu kapanır.

Bu dönemde, sanat da sarayın tekelinden çıkarak kendine özgür bir ortam hazırlamakta olduğundan, kızların sanat eğitimi almaları gündeme gelir. Dönemin sanat yayını olan Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Gazetesi'nde Osmanlı resminin durumu, ressamlık ve kadınlık olguları tartışılır. Gazetenin yazarlarından biri olan Kahramanzade Emir Ferid, "Sanat Tersiminde Kadınlık" adlı yazısında şöyle demektedir:

"İtiraf etmelidir ki bizde, bizim hususiyeti hayatımızda ressamlık hele ressamlık ile kadınlık hiçbir vakitte imtizac etmemiş ve edememiştir... Ressam denince göz önüne paleti ile, fırçası ile, hemen ekserriya fakir kisvesiyle gözlerinde zaruretin acı gölgeleri dalgalanan bir sanatkar gelir. (...)

Geçmiş asırların seciyemizde hasıl ettiği asabiyetle sanat-ı tersim ve bunun gibi pür-ihtişam sanayi-i nefise mechul ufuklardan gelen şartların dest-i tahribinde örselenmiş, bu durumda kurtulmak yerine sükut etmiş, karanlık perdelerin aralarında gizlenerek muhteriz adımlarla ilerilemeye çalışmış, nihayet sanayi-i nefiseye aid sahifelerimiz pek eskilerden sonra, daha bir şey yazılamayarak, hep boş kalmışdır... Ressamlık böyle olunca kadınlığın buna ne kadar uzak ve yabancı kaldığını idrak etmek büyük bir zekavete, büyük bir tedkike ihtiyaç hasıl gelmez. Garbın asar ve sanayi-i nefisesi kadın ve kadınlığın cebhe-i ismet ve nur-u cemalinde parlar, hatta yine garba göre, onun üryanlığı üstünde gezinir...Onlar bütün ahlakı ve gayr-i ahlaki saiklerle mertebe-i dehaya ulaşırken bize o saf bakir dağlar, ormanlar, denizler kalmışdır..."
(11)

Bilindiği gibi, tuval resminin tohumları Pera'daki azınlıklar ve saray çevresindeki Oryantalistler eliyle atılmış; askeri okullara, teknik zorunluluklar nedeniyle perspektif öğrenimine dayalı resim dersleri konarak bu alandaki ilk denemeler yapılmıştır. 1883 yılında, Osman Hamdi Bey tarafından açılan Sanayi-i Nefise-i Mekteb-i Âlisi ile birlikte sanat eğitiminin bir sisteme bağlanması söz konusu olmuştur. Ancak henüz figür sorunu çözümlenememiştir. Osman Hamdi Bey'in çağdaşı olan sanatçıların, figür yapmayı tercih etmemeleri nedeniyle, bu okulun ilk hocaları azınlık sanatçılar olmuştur. Her ne kadar, Ali Sami Boyar, yıllar sonra bu durumu;

"...Ressamlar da az acınacak halde değillerdi! İstanbul san'at alemine mekteple doğan, mekteple beraber ihtiyarlıyan M. Valeri tamamen alaydan yetişme bir ressamdı(...) Merhum Hamdi Bey bilmem onun nesini beğenmiş te mektebe hoca olarak almıştı..." (12)

ifadeleriyle eleştirse de, asıl neden, figür çiziminin yapılmadığı bir akademinin "akademi" olarak nitelenemeyecek olmasıdır. Bu aynı zamanda, sistemin henüz tam olarak oturmadığının da bir göstergesidir. Bu sistemin oturması, bir grup oluşturan, figür çalışmalarına eğilen, düzenli sergileri başlatan, Türk resmine "akım" olgusunu getiren ve kendilerinden daha cesaretli çıkışlar yapacak olan Cumhuriyet devri kuşaklarını yetiştiren 1914 (Çallı) Kuşağı sayesinde gerçekleşecektir.

Türk tuval resminin bir sisteme oturmaya başladığı bu dönemde açılan İnas Sanayi-i Nefise Mektebi'ne de büyük sorumluluklar düşmektedir. Bu okulun öğrencileri, hem sanat ortamının oluşumuna katkıda bulunacak hem resme ilişkin sorunlarla ilgilenecek hem de sanatçı-kadın olmanın mücadelesini vereceklerdir. İnas Sanayi-i Nefise Mektebi öncesinde, kadınların resim eğitimi alabildikleri tek kurum Darülmuallimatlar'dır. İstanbul Darülmuallimatı da, Müfide Kadri ve Mihri Hanım gibi iki güçlü kadın ressamın orada hocalık yapmaları nedeniyle, İnas Sanayi-i Nefise Mektebi'nin hazırlayıcısı olmuştur. Canan Beykal'ın, belirttiği gibi, Müfide Kadri ve Mihri Hanım, farklı yapıdaki kişiliklerine rağmen Osmanlı toplumunda, kadının sanatsal alandaki savaşımını başlatan kişiler olmuşlardır. (13) Müfide Kadri (1890-1912), çocukluk yıllarında Osman Hamdi Bey'den ders almış; daha sonra Darülmuallimat'ta öğretmenlik yapmış ve II. Abdülhamid'in kızı Adile Sultan'ın eğitimini üstlenerek kadın-ressam tipinin sarayda da benimsenmesine öncülük etmiştir. Daha önce Darülmuallimat'ta, yabancı bir hocanın öğrencisi olan Harika Lifij, bu okulda, Müfide Kadri'nin öğrencisi olduğu dönemde onun farklı bir yöntem geliştirdiğini belirtmiştir. Lifij'in anlattıklarına göre, Müfide Hanım'dan önceki hocaları, tahtaya çizdiği dörtgenleri kopya etmelerini isterken; Müfide Hanım onlara, vazolar ve kendi kemanıyla natürmortlar düzenlemiş ve onları doğadan çalışmaya yöneltmiştir. (14) Müfide Hanım, Osmanlı Ressamlar Cemiyeti'ne de üye olmuş ve 1911 yılında, Société Operaia 'daki sergiye beş tablosuyla katılmıştır. Müfide Kadri'nin resimleri, sanatçının Watteau'dan Corot'ya kadar birçok ustayı bildiğini göstermektedir. Sanatçının yirmi iki yaşında veremden ölmesi ve çok az yapıtının bilinmesi, onun sanat anlayışı konusunda net bir değerlendirme yapılmasına imkan vermemektedir.

Adı İnas Sanayi-i Nefise Mektebi ile özdeşleşmiş olan Mihri Hanım (1886-1954) da, Müfide Kadri'nin ölümü sonrasında, 1913-14 yılları arasında, İnas Sanayi-i Nefise Mektebi'nin açılışına kadar Darülmuallimat'ta görev almıştır. Ancak bu yıllarda, muhtemelen Müfide Kadri'nin ölümü ile Mihri Hanım'ın göreve başlaması arasında bu okulda Madam Rafael adında bir resim öğretmeni bulunmaktadır. Madam Rafael'in, öğrencilerine resim sevgisini aşılamak ve onların resim görmelerini sağlamak amacıyla öğrencilerini alıp, erkeklerin bulunduğu Sanayi-i Nefise Mektebi'nin öğrenci sergisine götürdüğü bilinmektedir.

Sedad Çetintaş, 1939 yılındaki bir sergi sırasında gündeme gelen "müstehcenlik" tartışmaları sırasında, (15) anımsamış olduğu, Darülmuallimatlar ile ilgili bir anısını şöyle anlatmaktadır: Sadrazam Said Halim Paşa döneminde (16), Akademi'nin mimari bölümü sınavını kazanan Sedad (Çetintaş), yıl sonu öğrenci sergisinde görevlendirilir. Ziyaretçiler arasında, Darülmuallimat'ın resim öğretmeni Madam Rafael de vardır. Madam, öğrencilerini sergiye getireceğini söyleyerek, geldikleri gün Sedad Bey'in de orada bulunmasını rica eder ve böylece iki gün sonrasına sözleşirler. Sözleşilen gün öğrenciler gelir, lacivert çarşafları ve peçeleriyle sergiyi gezmeye çalışırlarken Sedad Bey dayanamayarak, peçelerini kaldırmadıkları takdirde neyin ne olduğunu göremeyeceklerini söyler. Madam Rafael de izin verince peçeler açılır ve Sedad Bey, resimler hakkında bilgi vermeye başlar. Bu sırada, öğrencilerden biri atılır ve şöyle der:

"Evet, burası cidden bir meşhei nefais, herhangisine baksam, güzel, hangisini görsem, nefis bir san'at eseri, fakat bütün bu güzellikler arasında, ruhumda mâkûs bir isyan yükseliyor. Çünkü bizlere, bu mektep kapalı...Bu mahrumiyetin acısını pek derinlerde hissediyorum." (17)

Önce kekeleyen Sedad Bey, sonra; "Hak haktır. Verilmezse alınır." (18) der ve ilk kız mektebinin Akademi'ye olan bu ziyaretinden bir-bir buçuk yıl kadar sonra bu hak kazanılarak İnas Sanayi-i Nefise-i Mekteb-i Âlisi açılır.

İnas Sanayi-i Nefise-i Mekteb-i Âlisi, 1914 yılının Ekim ayında, İnas Darülfünunu'nun da bulunduğu Zeynep Hanım Konağı'nda açılmıştır. Sadece resim ve heykel bölümlerinden oluşan okulun resim bölümündeki iki atölyeden birinde, 4 Ekim 1914'te, Ali Sami (Boyar) öğretime başlamış; bundan bir ay sonra da, 1913-14 yılları arasında Darülmuallimat'ta resim öğretmeni olan Mihri Hanım'ın öğretmenliğini yaptığı diğer atölye faaliyete geçmiştir. Ali Sami, 1915 Ekimi'nde okuldan ayrılınca yerine Aznif Hanım atanmıştır. Okulun ilk müdürü, matematikçi Salih Zeki Bey olmuş; daha sonra Mihri Hanım ve sonra da Ömer Adil Bey okulun müdürlüğünü yapmışlardır. Feyhaman (Duran) Bey, Avrupa dönüşünde, bu okulun usül-ü tersim (desen) öğretmenliğine atanmıştır. Bu dönem, Mihri Hanım'ın İtalya'ya gidiş dönemidir. Nazlı Ecevit ile yapılan bir görüşmede Ecevit, bir yıl sonra, Mihri Hanım'ın yeniden İstanbul'a geldiğini ve iki yıl daha derslere girdiğini belirtmiştir. (19)

Mihri Hanım'ın İtalya'ya gittiği dönemde, yerine atanacak öğretmen konusunda bir hayli düşünülmüş ve bir türlü karar verilememiştir. İnas'ta hocalık yapması için önce Çallı önerilmiş; ancak "çapkın" olduğu gerekçesiyle ondan vazgeçilmiştir. İkinci öneri, Hikmet Onat olmuş fakat o da benzeri gerekçeler nedeniyle atanamamıştır. Sonunda, "muhlis" olduğu gerekçesiyle Feyhaman Duran üzerinde karar kılınmış; onun daha sonra öğrencisi Güzin Hanım ile evlenmesi de bu dönemde bazı kesimlerin tepkilerini çekmiştir. (20)

İnas Sanayi-i Nefise Mektebi, mekan açısından bazı problemler yaşamış ve savaş dönemi olması nedeniyle, sürekli taşınmak zorunda kalmıştır. Okul, önce Bezmialem Valide Sultan Mektebi'ne (İstanbul Kız Lisesi), oradan Gedikpaşa'da bulunan, sıbyan mektebi olarak inşa edilmiş bir binaya yerleşir. 1924-25'te, Cemil (Cem) Bey'in müdürlüğünün son yılında kız ve erkek kısmı birleşir. Ancak Gedikpaşa'daki bina bırakılmamış; kızlar Cağaloğlu'nda, erkeklerin bulunduğu binaya taşındıklarında, eski binada birer resim ve heykel atölyesi kalmış; hatta erkek kısmının heykel bölümü, bir yıl kadar burada çalışmıştır. Erkek ve kızların asıl bir arada ders görmeleri, Elif Naci'nin deyişiyle, "Akademi'nin göçebelikten kurtulup doğru düzgün bir binaya kavuşmasından sonra", (21) 1926'da, Namık İsmail'in müdürlüğü döneminde, Fındıklı'daki eski Meclis-i Mebusan binasına taşınmasıyla mümkün olacaktır.

İnas Sanayi-i Nefise Mektebi'nde eğitim, tam gün yapılmaktadır. Sabahları atölye çalışmalarına, öğleden sonraları ise diğer yardımcı derslere ayrılmıştır. Dr. Nureddin Ali (Berkol) anatomi; Vahid Bey ve daha sonra Ahmet Haşim sanat tarihi ve estetik, Ahmet Ziya (Akbulut) da perspektif dersleri vermektedir. Nazlı Ecevit, Mihri Hanım'ın haftada iki kez, sabahları erken saatlerde derse geldiğini, atölye çalışmalarında, desene verdiği önem nedeniyle, öğrencilerine çekül kullandırdığını, füzen ve kömürkalem ile etütler yaptırdığını söylemektedir. (22) Mihri Hanım, model sorununa da çözüm üretmiş; antik heykelleri, hamamlardan topladığı yaşlı kadınları, 1917 sonrasında İstanbul'a gelen Beyaz Rusları, okulun hademesi Ali Efendi'yi ve yüz yıldan fazla yaşadığı bilinen Zaro Ağa'yı model olarak getirmiştir. Nazlı Ecevit, Mihri Hanım'ın okuldaki çalışmalar için Arkeoloji Müzesi Müdürü Halil (Edhem) Bey'den heykel istediğini ve onun gönderdiği heykellerden etütler yaptıklarını da belirtmiştir. Bir gün, Mihri Hanım, Yunan dönemine ait bir erkek heykeli seçmiş; heykelin taşınması sırasında, çıplak olduğunu gören bir müze görevlisinin şikayeti üzerine Maarif yetkilileri gelmiş; Mihri Hanım ise, heykellerin bellerine peştamal bağlayacaklarını söyleyerek olaya zekice bir çözüm getirmiştir. (23)

Mihri Hanım'ın, öğrencilerinin sadece kendi üslubuna bağlı kalmasını istemediği de anlaşılmaktadır. Prof. Adnan Çoker'in kendisiyle yapmış olduğu görüşmelerde, Mihri Hanım'ın öğrencisi olan Güzin Duran, Mihri Hanım'ın onları, başka bir hocanın da tarzını öğrenmeleri gerektiğini düşünerek, altı ay kadar Ali Sami (Boyar) Bey'in atölyesine gönderdiğini ancak onların Ali Sami Bey'den hoşlanmayarak tekrar Mihri Hanım'ın atölyesine döndüklerini belirtmiştir. (24)

Mihri Hanım ile birlikte gittikleri Topkapı Sarayı'nda iç mekan resimleri yaptıkları bilinen öğrencilerin eğitimleri yaz tatilinde de sürmekte; öğrenciler, alınan özel izinle, Hoca Ali Rıza denetiminde açıkhava çalışmaları yapmaktadır. (25) Nazlı Ecevit'e göre, Mihri Hanım ve Feyhaman (Duran) Bey'den Empresyonist, Ömer Adil Bey'den ise, akademik tarzda bir eğitim alan öğrenciler, İhsan (Özsoy) Bey'in denetiminde bulunan heykel atölyesinde de çalışma hakkına sahiptirler. (26) Açıkhavada resim yapmaları, modelden çalışmaları, iç mekan resimleri yapmaları, onların 1914 Kuşağı ressamlarıyla aynı tarzda çalıştıklarını göstermektedir. Zaten bunlardan biri olan Feyhaman Bey de hocalarıdır.

Mihri Hanım'ın bir İnas Sanayi-i Nefise Cemiyeti kurup 1917 civarında, bu cemiyete maddi katkı sağlamak amacıyla bir de sergi düzenlediği bilinmektedir. Ancak tasarlanan katkı gerçekleşememiş olmalıdır çünkü cemiyetin herhangi bir faaliyeti olamamıştır. (27) Okul ilk açıldığında, 35 öğrenciye sahiptir. Daha sonra okula yazılanlar, misafir öğrenci olarak devam edenler ya da kısa bir süre çalışıp ayrılanlar da olmuştur. Hoca Ali Rıza'nın kızı, Hamide (Çizen) ve Ömer Adil'in kızı Şevket de bu okulun öğrencileri arasında yer almışlardır. (28)

'İnas'ta eğitim gören kadınlarımızın hepsi ressam olmuş mudur?' şeklindeki bir soruya verilecek cevap, ne yazık ki olumsuzdur. Burada çalışan öğrencilerin bir kısmı resme devam etmiş; bir kısmı ise, sosyal sınıfları gereği ve gelip geçici bir heves olarak başlamış oldukları resim eğitimini tamamlamamış ya da daha sonra sürdürmemişlerdir. Nurullah Berk'in, Feyhaman Duran'ın, atölyesindeki onca kızın nasıl yok olduğuna şaştığını belirtmesi de bu olguyu açıklamaktadır. (29) Eğitimine devam edenlerin büyük bir kısmının çalışmalarını yurtdışında sürdürmüş olmalarından da anlaşılacağı gibi, o dönemin kadın ressamlarına Türkiye'de yeterince yer verilmemiştir. Mihri Hanım, İtalya, Fransa ve Amerika'da; yeğeni Hale Asaf (1905-1938), Berlin, Münih ve Paris'te; ressamlık ve yazarlığın yanısıra heykeltıraşlık yönü de bulunan Melek Celal Sofu (1896-1976), Almanya'da; Sabiha Bozcalı (1905-1987) ise, İtalya ve Fransa'da çalışmalarını sürdürmüşlerdir. André Lhote'un, Hale Asaf'a atölyesini bırakması ve Hale Asaf'ın Paris'in ünlü sergilerine katılıp dikkatleri üzerine çekmesi; Mihri Hanım'ın İtalya'da kilise onarımı ve resimlenmesinde çalışması, Papa'nın bir portresini yapması; Sabiha Bozcalı' nın aynı şekilde, İtalya'da kilise onarımında ve resimlenmesinde görev alması ve buna ilaveten Rafaello'nun "Suret Değiştirme" adlı resmini kopya etmesine izin verilmesi, Paul Signac (1863-1935) ve Giorgio de Chirico (1888-1978) gibi ressamlarla çalışması gibi örnekler, o dönemde yetişen kadın ressamların mesleklerinde ne denli usta olduklarını göstermektedir.

Kadının toplum içerisinde geri planda yer alması, 20. yüzyılda da devam etmiş; Cumhuriyet öncesinde, Enver Paşa, kızlarını Boğaz'da güneşlenirken gördüğü bir kumandanı Çanakkale'de yerinden almış; 1917'de, hükümetin teşkil ettiği bir komite kadınların etek boyunu tartışmıştır. (30) Cumhuriyet döneminde izlenmekte olan politikaların feminist teori doğrultusunda oluşu, kızların eğitimden kalkınmaya her alanda, erkeklerle aynı derecede önemli olduğunun Atatürk tarafından vurgulanmasına neden olmuştur. Ancak kimi zaman bunun aşırıya kaçtığı ya da özümsenememiş olması nedeniyle çarpıtıldığı da gözlemlenebilmektedir. Bu dönemde, bir yandan kadınların öne çıkarılmasına önem verilirken, diğer yandan onlara karşı bir tavır oluşmuştur. Böylelikle 1917'de etek boyu tartışılan kadının, Şerif Mardin'in belirttiği gibi, 1968'de elbisesinin kolu, (31) 2001 yılında da pantolonu sorun olmuştur. Kadın sanatçılar ise, -tümüyle olmasa da- başlangıçta da belirtildiği gibi, Türk tuval resminin kendisine yeni yeni zemin oluşturmaya başladığı bir dönemde, onun gelişmesinde öncü rol oynamış; bunu yaparken de "ressam-kadın" tipinin oturması yolunda mücadele vermişlerdir.


(1) İlhan ARSEL,Şeriat ve Kadın,İstanbul,1996, s.26.
(2) A.g.k. ,27-29,39.
(3) Sema UĞURCAN,"Tanzimat Devrinde Kadının Statüsü", 150.Yılında Tanzimat, Ed. Hakkı Dursun Yıldız, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, s.497.
(4) A.g.m.
(5) Tomur ATAGÖK,"Kadın,Yaşam,Kültür", Cumhuriyetten Günümüze Kadın Sanatçılar, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, İstanbul, s.12-13.
(6) Şerif MARDİN,Türk Modernleşmesi, İletişim Yay., Ankara, 1991, s.10.
(7) A.g.k.,.75-76.
(8) S. UĞURCAN, a.g.m., 498-499.
(9) A.g.m.500-501.(Başbakanlık Osmanlı Arşivi Nr.27-616,İrade-i Dahiliye'den)
(10) A.g.m.
(11) Kahramanzade Emir Ferid,"Sanat Tersiminde Kadınlık",Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Gazetesi (1 Mart 1330),14'ten aktaran GÜLER,A.Sinan , İkinci Meşrutiyet Ortamında Osmanlı Ressamlar Cemiyeti ve Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Gazetesi, yayınlanmamış doktora tezi, MSÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 1994.
(12) Ali Sami BOYAR,"Resim Mektebimiz ve Ressamlığımız ne halde? " Cumhuriyet Gazetesi, 14 Teşrinisani 1931.
(13) Canan BEYKAL,"Yeni Kadın ve İnas Sanayi-i Nefise Mektebi", Yeni Boyut, 2, 16, Ekim1983, s.7.
(14) A.g.m.,12, not.2.
(15) Bu sergi,Müstakil Ressamlar ve Heykeltıraşlar Birliği'nin 1939 Nisanı'nda açtıkları İzmit Hallkevi Sergisi'dir. Bu sergideki resimlerden bazıları "müstehcen" bulunmuş,resimler İstanbul'a yollanarak,Feyhaman Duran, Hadi Bara, Halil Dikmen, Zeki Faik'ten oluşan bir ehli vukuf'un tetkikatı sonrasında aklanarak yeniden sergi salonuna asılmışlardır.
(16) Said Halim Paşa (1863 Kahire - 1921 Roma), Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın torunu ve Halim Paşa'nın oğludur.1913'te, Mahmud Şevket Paşa'nın öldürülmesi üzerine sadrazamlığa getirilmiştir. Osmanlı'nın I.Dünya Savaşına girmesine karşı çıkar ve savaşa girilince görevinden ayrılır.Mütareke döneminde, İngilizler tarafından Malta'ya sürülür; serbest kaldığında Roma'ya gider ve burada öldürülür.
(17) Sedad ÇETİNTAŞ, "Tarihi Notlar:Güzel Sanatlar Akademisi", Cumhuriyet Gazetesi, 6 Mayıs 1939., s.5.
(18) A.g.m.
(19) ANONİM, "Nazlı Ecevit ile Görüşme", Yeni Boyut, 2,16, Ekim 1983, s.14.
(20) 26 Mayıs 2002 tarihinde Prof. Adnan Çoker ile yapılan görüşmeden. (Adnan Bey'in Kerim Silivrili ile yapmış olduğu görüşmeden)
(21) Elif NACİ, "Namık İsmail", Çağdaş Türk Resminden Örnekler, Akbank Kültür Yayınları:5, İstanbul:28.
(22) C.BEYKAL, a.g.m., 9.
(23) ANONİM, a.g.m.
(24) 26 Mayıs 2002 tarihinde Prof. Adnan Çoker ile yapılan görüşmeden.
(25) C.BEYKAL, a.g.m., 10.
(26) ANONİM, a.g.m.
(27) C.BEYKAL, a.g.m.,13,dipnot.9.
(28) Cavidan Göksoy ÖZEN,İnas Sanayi-i Nefise Mektebi'nde Yetişen Kadın Ressamlarımız, yayınlanmamış yüksek lisans tezi, MSÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul,1986, s. 6-7.
(29) Nurullah BERK,Sanat Konuşmaları, , İstanbul: A. B. Neşriyatı, 1943, s.113.
(30) Ş.MARDİN, a.g.m, 69.
(31) Ş.MARDİN, a.g.m,70.



[ Kapat ]